Kral Kaybederse… Peki biz ne kaybettik?
Diziyi izlemeyenler için kısa bir özet vermek lazım... Kenan Baran, paranın gücünü insanlığın önüne koymuş bir adamdı. Güç, unvan, para, korku... Hepsiyle kendine bir krallık kurmuş ama içi bomboş bir saraya sıkışmıştı. Dışarıdan kudretli, içeriden kırık… Sert bir duruşun ardına saklanmış yaralı bir çocuk gibiydi. İnsanları yönetebiliyor ama kendi kalbini yönetemiyordu.
Ve sonra o sahne…
Gülseren Buğdaycıoğlu’nun Kenan Baran’ı adeta ruhundan yakalayıp silkelediği o an. Hani ekran karşısında oturursun, bir sahne gelir ve tüm diziyi unutturup seni yerinden zıplatır ya… İşte öyle bir andı. Yıllardır sakinliğiyle, anlayışıyla dinleyen bir kadının çaresizliğin son durağında söylediği o altın gol niteliğindeki cümle herkesin yüreğine sertçe çarptı. Bir insanın içini parçalayarak uyandıran o tokat gibi gerçekle yüzleştirdi bizi:
“Artık kendine gel.”
Bu sadece bir söz değildi. Kenan’ın yıllardır kaçtığı karanlığın içine keskin bir ışık düştü o anda. Sessizce analiz yapan, sabreden bir kadının; şiddet içeren bir sözle değil, gerçeğin ağırlığıyla yaptığı son hamle… Hem izleyiciyi hem karakteri uyandıran bir sarsıntıydı.
Gülseren Hanım’ın kaleminde hep vardı zaten bu: Bir insanı incitmeden kırabilme, kırarak iyileştirebilme, iyileştirirken yüzleştirme gücü. Bu sahne de bunun en çarpıcı haliydi. Gönülden tebrikler.
Ve hepimiz şunu fark ettik: Bazen insanı en çok seven değil, en sert sarsan kişi kendine getirir.
Belki de dizinin en büyük dersi buydu:
Parayla kurulan krallıklar çöker, sevgiyle kurulanlar yükselir.
Finale bakınca daha iyi anlıyorsun... Gerçek krallık, para kasasında değil; insanın kalp odalarında kuruluyormuş aslında. Dün gece finali izlerken bunu iliklerime kadar hissettim. Bir dizi değil, bir yüzleşme izledim sanki. Sanki hepimizden bir parça alıp karakterlere eklemişler, sonra da bize geri göstermişler.
Sonra kendime sordum: Bu hikâyede gerçekten kaybedilen neydi?
Dostluk mu?
Her fırtınada yanında duracağını sandığın o sağlam omzun bir anda kaybolması mı?
Aşk mı?
Bir zamanlar içini titreten bakışın, artık hiçbir şey söylememesi mi?
Çocukluk mu?
En temiz halimizi, büyüme telaşında yol kenarında bırakmamız mı?
Para mı?
Her şeyi satın alıp bir tek huzuru, güveni ve sadakati alamadığımız gerçeği mi?
Güven mi?
Bir kez kırıldığında sesi yıllarca kulağımızdan gitmeyen o acı çatırtı mı?
Yalnızlık mı?
Kalabalıkların ortasında bile içinin sana “Yalnızsın…” diye fısıldaması mı?
Korku mu?
Geçmişten kaçarken kendimizi kaybettiğimizi fark ettiğimiz o an mı?
Belki hepsi…
Belki hiçbiri tek başına değil…
Belki de dizinin bize anlatmak istediği, hayatın kaybettirdikleriyle yüzleşme cesaretimizi hatırlatmaktı.
Ve en derine dokunan cümle: “Bizi çaresiz hissettiren, başımıza gelenler değil; başımıza gelenleri düşündüklerimizdir.”
Kendinden korkma. Çünkü insan bazen kaybolduğunu sandığı yerde kendini bulur. Bazen karanlık büyütür, bazen kırılmak iyileştirir, bazen de dağılmak toparlar. O çatlaklardan sızan ışıkla aydınlanır hayat. Kendine yabancılaştığın anlar, en çok kendine döndüğün anlardır aslında.
Kaybolmaktan korkma… Çünkü kaybetmek çoğu zaman yeniden başlamanın gizli adıdır.
Ve sonra dönüp Kenan Baran’a bakıyorsun... Parasıyla, gücüyle, hırsıyla kurduğu krallığının nasıl yıkıldığını; ama içindeki sevgi kırıntılarıyla yeniden doğmayı nasıl öğrendiğini görüyorsun. İnsan böyle bir varlık işte… Kötülüğüyle kızdırır, kırgınlığıyla düşündürür ama en çok gerçekliğiyle hatırlanır.
Final kapandı ama içimizdeki sorular kapanmadı. Dizi bitti ama hepimize kendimizle ilgili yeni bir sahne bıraktı: Kaybettiklerimiz mi bizi büyütüyor, yoksa toparladıklarımız mı?
Dizide emeği geçen o kadar kaliteli oyuncular var ki hangi birini alkışlasam diğeri eksik kalacak, tüm Kral kaybederse ekibine teşekkür ederim harika iş çıkardınız.