
Okul zili dert ziline döndü!

Yeni eğitim-öğretim yılı başlıyor. Ancak sevinç ve heyecanın yerini, giderek artan bir kaygı ve endişe almış durumda. Çünkü okulun kapısından adım atmadan önce veliler, kırtasiye masraflarından servis ücretlerine, üniformadan yemek giderlerine kadar ağır bir ekonomik yükün altına girmek zorunda kalıyor. Öğrenciler derslerine odaklanmak yerine ailelerinin bu masrafları nasıl karşılayacağını düşünüyor. Öğretmenler ise düşük maaşlarıyla ay sonunu getirme telaşında.
Kırtasiye fiyatları geçen yıla göre neredeyse iki katına çıkmış durumda. Defter, kalem, çanta gibi en temel malzemeler bile asgari ücretli bir ailenin bütçesinde ciddi bir açık yaratıyor. Servis ücretleri adeta ateş pahası; çocuğunu okula göndermek isteyen veliler, bir asgari ücretin neredeyse dörtte birini sadece ulaşım için ayırmak zorunda kalıyor. Kantin fiyatları da cabası… Çocuğuna günde bir tost ve bir meyve suyu almak bile lüks haline gelmiş. Eğitim, anayasal bir hak olmasına rağmen fiilen parası olanın erişebildiği bir ayrıcalığa dönüşüyor.
Öğrenciler açısından tablo farklı değil. Onlar eğitimden çok geçim derdiyle karşı karşıya. Üniversite öğrencileri barınma kriziyle boğuşuyor, yurt çıkmayan gençler fahiş kiraları ödeyemedikleri için ya ailesinin yanında kalmak zorunda kalıyor ya da eğitimini yarıda bırakma riskiyle yüz yüze geliyor. Lise öğrencileri, dershane ve özel ders baskısı altında eziliyor; çünkü devlet okullarında verilen eğitim, sınav sistemiyle uyumsuz hale getirilmiş durumda.
Öğretmenler ise düşük maaşları, atama sorunları ve saygınlık kaybı ile karşı karşıya. Ek iş yapmadan hayatlarını sürdüremeyen öğretmenler, derslere bütün enerjilerini veremiyor. Eğitim sisteminin temel taşı olan öğretmen, hak ettiği değeri göremiyor.
Tüm bunlar ekonomik krizle birleştiğinde daha da ağır bir tablo ortaya çıkıyor. Maaşların enflasyona yenik düştüğü, işsizliğin arttığı bir ülkede eğitim harcamalarının bu kadar yükselmesi, aslında eğitim hakkının ihlal edilmesi anlamına geliyor. Eğitim politikaları yıllardır günü kurtarma üzerine kurulu. Derslik yetersizlikleri, kalabalık sınıflar, sürekli değişen müfredat, öğrencilerin ve öğretmenlerin geleceğini karartıyor.
Oysa ki eğitim bir ülkenin en stratejik yatırımıdır. Bugünün çocuklarına yapılan yatırım, yarının toplumunu şekillendirir. Ama Türkiye’de eğitim artık bir fırsat eşitliği değil, derin bir adaletsizlik göstergesi. Parası olan özel okullara, olmayan devlet okullarına yönlendiriliyor; nitelikli eğitim adım adım toplumun geniş kesimlerinden uzaklaşıyor.
Sonuçta yeni eğitim-öğretim yılı başlarken sevinçle değil kaygıyla başlıyoruz. Veliler borçla, öğrenciler geleceğe dair umutsuzlukla, öğretmenler ise tükenmişlikle okula giriyor. Eğitim, toplumsal kalkınmanın motoru olması gerekirken, yanlış ekonomi ve eğitim politikalarının kurbanı haline getiriliyor.
Bu tabloyu değiştirmek ise ancak samimi bir eğitim reformu ve sosyal devlet anlayışının yeniden tesis edilmesiyle mümkün. Aksi halde her okul zili, bir neşe değil, bir feryat sesi olarak yankılanmaya devam edecek.