Türkiye'nin yapısal reform ihtiyacı
Kıymetli okurlar,
Bugün ülkemizin geldiği noktada içinde bulunduğu ekonomik, siyasi ve kurumsal tablo, daha önceki yazılarımda da sıkça ifade ettiğim gibi, her alanda köklü yapısal reformların gerçekleştirilmesini zorunlu kılmaktadır. Ancak yapısal reformlardan söz ederken yalnızca ekonomik göstergeleri, faiz oranlarını veya enflasyon rakamlarını değerlendirmek yeterli değildir. Asıl mesele, devletin kurumsal yapısının ne ölçüde bağımsız, şeffaf, denetlenebilir ve hesap verebilir olduğudur. Çünkü güçlü devlet, yetkilerin tek merkezde toplandığı devlet değil; kurumlarının hukuka bağlı, bağımsız ve etkin biçimde çalışabildiği devlettir.
Devletin gücü, denetlenemeyen otoritesinden değil, denetlenebilir kurumlarından doğar. Ne yazık ki ülkemizde giderek belirginleşen merkeziyetçi yönetim anlayışı ve otoriterleşme tartışmaları, ihtiyaç duyduğumuz reformların önündeki en önemli engellerden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Yüz Binlerce Yatırımcıyı İlgilendiren Fon Krizi
Son haftalarda Türkiye’nin gündemini meşgul eden ve kamuoyunda büyük fon vurgunu olarak nitelendirilen gelişmeler, sermaye piyasalarındaki denetim mekanizmalarının ne kadar hayati olduğunu bir kez daha göstermiştir. Sermaye Piyasası Kurulunun 23 Eylül 2026 tarihli açıklamasına göre, yedi portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verilmiş ve bu fonlardaki tekil yatırımcı sayısının 455 bin 758 olduğu bildirilmiştir. Bu rakamın büyüklüğü bile meselenin yalnızca finansal bir sorun olmadığını, aynı zamanda toplumsal güven meselesi olduğunu ortaya koymaktadır. Yıllarca birikim yapan, çocuklarının geleceği için tasarrufta bulunan, emeklilik döneminde ekonomik güvence arayan yüz binlerce insanın yatırım yaptığı bir piyasada yaşanan böylesine büyük bir kriz, çok ciddi soruların sorulmasını gerektirmektedir.
Bu riskler ne zaman ortaya çıktı? Denetim mekanizmaları hangi aşamada devreye girdi? Olağan dışı fon değerlemeleri ve likidite riskleri neden daha erken ve etkili biçimde yönetilemedi? Yatırımcıların haklarını korumak için hangi önlemler alındı, hangi önlemler yetersiz kaldı?
Ve belki de en önemli soru: Bu süreçte herhangi bir kamu görevlisinin ihmali, kusuru veya hukuka aykırı müdahalesi bulunuyor mu? Bu soruların cevabı yalnızca kamuoyunun merakını gidermek için değil, Türkiye’nin sermaye piyasalarına duyulan güveni yeniden tesis etmek için de gereklidir. Elbette soruşturma konusu iddialar kesinleşmiş yargı kararları gibi sunulamaz. Ancak bu durum, kamu otoritelerinin sorumluluklarının bağımsız biçimde araştırılması gerekliliğini ortadan kaldırmaz.
Güven Kaybının Bedeli Ağırdır
Ekonomi yalnızca rakamlardan ibaret değildir. Ekonominin temelinde güven vardır. Bir yatırımcı, yatırım yaptığı piyasanın adil biçimde işlediğine, denetleyici kurumların görevlerini yerine getirdiğine ve hukukun kendisini koruyacağına inanmak ister. Bu güven zedelendiğinde yalnızca hisse senedi fiyatları etkilenmez. Tasarruf sahiplerinin yatırım tercihleri değişir, finansman maliyetleri artabilir ve ülkenin uzun vadeli yatırım çekme kapasitesi zarar görebilir. Son dönemde yabancı yatırımcıların bazı haftalarda net satışa yönelmesi de dikkatle değerlendirilmelidir. Ancak piyasa hareketlerini yalnızca tek bir olaya bağlamak doğru değildir. Küresel ekonomik koşullar, faiz politikaları ve siyasi riskler de yatırım kararlarını etkilemektedir.
Burada üzerinde durulması gereken temel mesele şudur: Yabancı yatırımcı sermaye getirir; ancak kalıcı yatırımın ön koşulu hukuki ve kurumsal güvendir. Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca yeni yatırımcı çekmek değil, mevcut yatırımcıların haklarını güvence altına alan güçlü bir denetim sistemi kurmaktır.
Kurumlar Kişilerden Güçlü Olmalıdır
Sermaye Piyasası Kurulu, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ve diğer düzenleyici kurumların bağımsızlığı, yalnızca kanunlarda yazılı yetkilerle ölçülemez. Asıl bağımsızlık, bu kurumların siyasi veya ekonomik güç odaklarından etkilenmeden karar verebilmesidir. Kamuoyunda ortaya atılan iddialar karşısında yapılması gereken, kurumları peşinen suçlu ilan etmek değil; karar süreçlerini, denetim kayıtlarını ve olası sorumlulukları şeffaf biçimde incelemektir. Bağımsız denetim raporlarında ortaya konulan uyarıların nasıl değerlendirildiği, varsa hangi bulguların neden dikkate alınmadığı ve denetimlerin yeterliliği kamuoyuna açıklanmalıdır. Çünkü denetimin olmadığı yerde hata büyür; hesap verebilirliğin olmadığı yerde ise güven kaybolur.
Gündem Değişebilir Sorular Ortadan Kalkmaz
Ülkemizde zaman zaman çok önemli ekonomik ve hukuki gelişmelerin hemen ardından farklı siyasi tartışmaların gündemin merkezine yerleştiğini görüyoruz. Emekli maaşları, sosyal destekler ve gelir dağılımı elbette son derece önemli meselelerdir. Milyonlarca emeklinin yaşam koşullarının iyileştirilmesi ertelenemez bir sorumluluktur. Ancak emeklilerin ekonomik sorunlarının konuşulması, sermaye piyasalarında yaşanan krizin araştırılmasına engel olmamalıdır. Burada siyasi iktidarın gündemi bilinçli biçimde değiştirdiği yönündeki değerlendirmeler tartışılabilir; fakat böyle bir niyetin varlığı somut kanıtlarla ortaya konulmalıdır. Önemli olan, gündem ne kadar değişirse değişsin, kamuoyunun cevapsız kalan sorularının unutulmamasıdır. Benzer şekilde Sarıgül ailesinden bazı isimlerin de yer aldığı kara para aklama iddialarına ilişkin soruşturma, kendi delilleri ve hukuki süreci çerçevesinde değerlendirilmelidir. Bu soruşturmanın sermaye piyasalarındaki fon kriziyle bağlantılı olduğu, böyle bir bağ yetkili makamlarca ortaya konulmadıkça varsayılmamalıdır. Özel hayata ilişkin tartışmalar ise kanıtlanmış bir kamu yararı bulunmadıkça siyasi ve ekonomik hesap verebilirliğin önüne geçirilmemelidir. Bir ülkede gündem değişebilir; ancak adaletin ve denetimin gündemi değişmemelidir.
Türkiye’nin İhtiyacı: Gerçek Yapısal Reform
Bugün yapılması gerekenler bellidir. Öncelikle düzenleyici ve denetleyici kurumların karar alma süreçleri daha şeffaf hâle getirilmeli, liyakat esaslı atamalar ve kurumsal bağımsızlık güçlendirilmelidir. İkinci olarak, sermaye piyasalarında olağan dışı fiyat hareketleri, yoğunlaşma ve likidite riskleri için erken uyarı mekanizmaları geliştirilmelidir. Üçüncü olarak, bağımsız denetim raporlarında yer alan önemli risklerin hangi kurum tarafından, ne zaman ve nasıl değerlendirildiği kayıt altına alınmalı; gerekli durumlarda kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Dördüncü olarak, yatırımcı mağduriyetlerinin tespiti için şeffaf ve erişilebilir başvuru mekanizmaları oluşturulmalı, hukuken mümkün olan telafi yolları açıkça ortaya konulmalıdır. Beşinci olarak, kamu görevlileri dâhil bütün sorumluluk iddiaları, kişilerin makamı veya siyasi konumu ne olursa olsun bağımsız ve tarafsız biçimde araştırılmalıdır. Ve nihayetinde, Türkiye’de hukukun üstünlüğünü ve yargı bağımsızlığını güçlendirecek reformlar siyasi tartışmaların ötesinde ortak bir devlet politikası hâline getirilmelidir.
Son Söz: Güçlü Devlet, Hesap Verebilen Devlettir
Kıymetli okurlarım, Yıllarca kamuda görev yapmış bir mühendis jeolojik analiz uzmanı olarak, sorunlara yalnızca ortaya çıktıktan sonra müdahale etmenin yeterli olmadığını çok iyi biliyorum. Mühendislikte nasıl ki riskler önceden belirlenir, hesaplanır ve gerekli tedbirler alınırsa, devlet yönetiminde de aynı proaktif yaklaşım esas olmalıdır. Bir yapının güvenliği için sağlam temel ne kadar önemliyse, bir devletin geleceği için de sağlam kurumlar o kadar önemlidir. Temeli zayıf bir yapı nasıl zaman içerisinde risk oluşturursa, denetim mekanizmaları zayıflayan bir devletin ekonomik ve toplumsal düzeni de ciddi sorunlarla karşılaşabilir. Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla yetki yoğunlaşması değil, daha güçlü kurumlar; daha az denetim değil, daha fazla şeffaflık; daha fazla sessizlik değil, daha fazla hesap verebilirliktir. Unutmayalım: Ekonomide kaybedilen para zamanla yeniden kazanılabilir. Ancak kaybedilen güvenin yeniden inşası çok daha uzun yıllar alabilir. Devletin gerçek gücü, sorgulanamaz olmasında değil, gerektiğinde hesap verebilmesindedir.