“İki Devlet, Tek Millet” söylemi (II):
Kardeşlikten Ulusal Çıkarlara
Devletler arası ilişkilerin akrabalık terimleriyle tanımlanması, siyasal çıkar ve tercihlerin ahlaki yükümlülükler üzerinden değerlendirilmesine zemin hazırlar. “Kardeşlik” söylemi, taraflar arasındaki yakınlığı ifade ederken karşılıklı destek, sadakat ve dayanışma beklentileri de üretir. Bu beklentiler, belirli koşullarda gelişen iş birliklerinin doğal ve sürekli bir bağlılığın gereği gibi algılanmasına yol açar. Türkiye ile Azerbaycan ilişkilerinde öne çıkan “iki devlet, tek millet” söylemi, akrabalık dilinin siyasal ilişkileri nasıl anlamlandırdığını ve bu ilişkilerden beklenenleri nasıl biçimlendirdiğini incelemek açısından dikkat çekici bir örnektir.
Önceki yazımda kardeşlik söyleminin içerdiği hiyerarşiyi ele almıştım. Ancak mesele, kimin ağabey olduğuyla sınırlı değil. Devletlere neden akrabalık sıfatı verildiğini ve bu sıfatın hangi beklentileri ürettiğini de sormak gerekiyor. Çünkü kullanılan sözcükler, ilişkileri tarif etmekle kalmaz; tarafların hangi davranışlarını meşru göreceğimizi de etkiler.
Akrabalık, yalnızca biyolojik yakınlığı adlandırmaz; kimlerin birbirinden yardım isteyeceğini, kimin kimi korumasının beklendiğini de düzenler. Birine “kardeş” dediğimizde yakınlık bildirirken onu belirli sorumlulukların içine de yerleştiririz. Yakınlığın gücü, bazen açıkça konuşulmamış yükümlülüklerin de kabul edildiği anlamına gelir.
Peki, “kardeş” dediğimiz devlet, korkuları, onuru ve vefası olan bir kişi midir? Devlete ortak bir irade ve kişilik atfetmek, neyi görünmez kılar? Philip Abrams, “devlet-fikri” ile siyasal kurum ve uygulamaların oluşturduğu “devlet-sistemi” arasında ayrım yapar. Bu çözümleme, devletin bütünlüklü ve bağımsız bir özne olarak tasavvur edilmesinin, somut iktidar ilişkilerini nasıl örtebildiğini gösterir. Bu açıdan bakıldığında “kardeş devlet” ifadesi, kurumsal ve toplumsal farklılıkları tek bir kişilik içinde eriterek devlete duygular ve ahlaki yükümlülükler atfeder. Devlet adına konuşan yöneticiler de böylece milyonlarca insanın duygularını, tercihlerini ve bağlılıklarını temsil ediyormuş gibi görünür.
Bir devlete kardeş denildiğinde, her koşul ve durumda onun mutlak desteği de önceden ilan edilmiştir. Siyasal tercihler, açıkça belirlenmiş karşılıklı sorumluluklara göre değil, sınırları belirsiz bir sadakat beklentisine göre tartılır. Kardeşliğin nerede başlayıp nerede bittiği ise çoğu zaman anlaşmazlık çıkana kadar konuşulmaz. Hangi konuda, ne zamana kadar ve ne pahasına destek beklendiği baştan belirlenmediği için, her yeni mesele yeni bir sadakat sınavı yaratır.
“Komşularla sıfır sorun politikası” kapsamında 2009’da Türkiye’nin Ermenistan ile normalleşme girişimi bunun somut öreklerindendir. Ankara’nın açılımı, Bakü’de Karabağ meselesindeki konumu zayıflatabilecek bir adım olarak değerlendirildi. Olağan devlet ilişkilerinde müzakere edilebilecek bir çıkar ve güvenlik uyuşmazlığı, kardeşlik dili içinde ahlaki bir sadakat sorununa dönüştürüldü.
Aynı süreçte Bursa’da oynanan Türkiye-Ermenistan futbol karşılaşmasında Azerbaycan bayraklarına getirilen kısıtlamaların ardından Bakü’deki Türk Şehitliği’nde Türkiye bayraklarının kaldırılması, anlaşmazlığın nasıl bir aidiyet sınavına dönüşebildiğini gösterdi. Kardeşliğin ve birlikteliğin sembolleri kısıtlanarak kırgınlıklar dile getiriliyordu. Üstelik kardeşlik söylemi yalnızca güçlü sayılan tarafın aracı değildi. Azerbaycan da aynı dille Türkiye’nin tercihlerini sınırlayabiliyordu.
Karabağ’da verilen desteğin sonraki anlaşmazlıklarda hatırlatılması da benzer bir mantığa dayanır. Askeri ve diplomatik iş birliği, tarafların stratejik çıkarlarıyla birlikte şekillenir. Kardeşlik diliyse bu çıkarları geri plana iterek geçmişteki desteği, süresi ve kapsamı belirsiz bir minnet borcuna çevirir. Desteğin konusu değişse bile alacak kaydı hep açık kalır. Belirli bir çatışmada kurulan ortaklık, gelecekteki bütün siyasal tercihler için peşinen verilmiş bir onay gibi görülmeye başlanır.
Bugün benzer bir durum farklı konular üzerinden yaşanmaya devam ediyor. Azerbaycan'da okullarda başörtüsüne yönelik kısıtlamalar, Türkiye'de özellikle iktidara yakın çevrelerin tepkisini çekerken Bakü'deki iktidar partisi bu açıklamaları ülkenin iç işlerine müdahale olarak değerlendirdi. Azerbaycan’daki uygulamalara Türkiye’den yöneltilen eleştiriler, ortak kimlik iddiasıyla birleştiğinde, hakları savunmanın ötesine geçerek karşı tarafın yaşamına yön verme yetkisine dönüşebiliyor. Bakü’nün tepkisi de bu varsayılan yetkiye karşı bir egemenlik savunusu biçimini alıyor. Böylece hakların kapsamını ve uygulamaların sonuçlarını tartışmak güçleşirken; tartışma, kimin kime ve hangi yetkiyle söz söyleyebileceği meselesinde sıkışıp kalıyor.
Azerbaycan’ın İsrail ile ilişkileri de Filistinlilerin yaşamı üzerindeki sonuçları bakımından eleştirilebilir. Ancak soru “kardeş bildiğimiz ülke bunu nasıl yapar?” biçiminde kurulduğunda ölçüt, davranışın sonuçlarından failin kimliğine kayar. Aynı eylem, kardeş sayılana farklı, yabancı sayılana farklı ölçülerle değerlendirilir. Evrensel olması gereken ilke, yakınlığa göre uygulanır. Oysa aynı ölçüt Türkiye’nin İsrail politikası için de geçerli olmalıdır.
Kardeşlik söylemi hükümetleri, devletleri ve toplumları da tek bir aile kişiliğinde eritir. Bir hükümetin kararı bütün halkın tercihi gibi sunulurken yönetime yönelik eleştiri, topluma yapılmış haksızlık sayılabilir. Yakın ilişkiler sürerken o toplumun içindeki itirazlar duyulmaz hale gelir. Oysa ne Türkiye ne de Azerbaycan tek sesli ve tek kimliklidir. Her iki toplumda da farklı çıkarlar, inançlar ve gelecek tasarıları vardır. Resmi kardeşlik anlatısı bunları temsil etmeye yetmez.
“Tek millet” iddiasını da bu çerçevede düşünmeliyiz. Ulusal topluluklara ortak bir irade atfetmek ve içlerindeki farklılıkları yok saymak, siyasal olarak kurulan bir birlik tasavvurunu doğal bir gerçeklik gibi sunar. İki devletin tek bir milletin parçaları sayılması da belirli tarih ve kimlik yorumlarına dayanan milliyetçi bir iddiadır. Bu iddia, her iki toplumdaki farklı çıkarları, aidiyetleri ve gelecek tasarılarını görünmez kılabilir.
Toplumlar ortak dil, tarih ve deneyimler üzerinden elbette yakınlık kurabilir. Ancak bu yakınlığın devletler adına sınırsız yükümlülüğe çevrilmesi ayrı bir meseledir. Böyle yapıldığında destek göreve, farklılaşma kusura, eleştiri vefasızlığa dönüşür. Her anlaşmazlık yeni bir kırgınlık, her yardım geleceğe bırakılmış bir alacak üretir.