Negatifliğin değil, umudun siyaseti olmalı…
Bir toplumun geleceğini yalnızca ekonomik göstergeler, siyasal iktidarlar, seçim sonuçları ya da günlük tartışmalar belirlemez. Toplumların geleceğini aynı zamanda o toplumda hakim olan ruh hali, birbirine bakış biçimi, adalet duygusu, dayanışma kültürü ve geleceğe ilişkin inanç belirler.
Bugün Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri de yalnızca yaşadığı ekonomik ve siyasal krizler değildir; bütün bu sorunların toplumun ruhuna yerleşerek bir umutsuzluk, güvensizlik ve sürekli şikayet kültürüne dönüşmesidir.
Türkiye’de bugün geniş toplum kesimleri ağır bir ekonomik baskı altında yaşadığı bir gerçek. Yüksek enflasyon, hayat pahalılığı, ahlaksal çöküntü, konut ve kira sorunu, işsizlik, düşük ücretler, emeklinin geçim mücadelesi, gençlerin gelecek kaygısı, eğitimde fırsat eşitsizliği ve gelir dağılımındaki adaletsizlik milyonlarca insanın yaşamını doğrudan etkilemektedir.
Gerçek yoksulluk içinde yaşayan insanlarla, kayıt dışı ekonomiden, kaçakçılıktan, yolsuzluktan, ranttan veya kamu kaynaklarının adaletsiz paylaşımından zenginleşenler aynı toplumsal atmosferin içinde yaşıyor. Üreten, alın teriyle kazanan, vergisini ödeyen ve hayatını dürüstçe sürdürmeye çalışan yurttaş ile sistemin açıklarından yararlanarak servet biriktiren kişi aynı ekonomik düzenin parçası haline gelmiş durumda.
Daha da düşündürücü olanı ise, toplumda ekonomik gücü ve her türlü olanağı yerinde olan bazı kesimlerin ve bazı TV’lerin dahi sürekli olarak “ülke kötüye gidiyor”, “hiçbir şey düzelmez”, “gelecek yok” anlayışını yaymasıdır.
Elbette, gerçeği görmek demokratik toplumun temel sorumluluğudur. Ancak gerçeği görmek ile umutsuzluğu bir yaşam biçimine dönüştürmek birbirinden tamamen farklıdır.
Elbette sorunları görmezden gelen, yoksulluğu saklayan, adaletsizliği örten ya da ülkenin gerçeklerini pembe bir tabloyla anlatmak isteyen siyasetçiler ve medya da var. Hatta bazı havuz kanallarını izlediğinizde İsviçre’yi geçmiş gibi mutlu bir ülke gibi anlatılırken, öte yandan bazı yandaş kanallar da her şeyin çok kötü olduğu senaryolarını anlatmaya çalışıyorlar.
Bugün ihtiyacımız olan şey sorunları inkar eden bir iyimserlik değil, sorunların üzerine giden örgütlü, akılcı ve kararlı bir umut anlayışıdır.
Çünkü umut, hiçbir şey yapmadan beklemek değildir. Umut; üretmektir, çalışmaktır, dayanışmaktır, örgütlenmektir, eleştirmektir, yanlışın karşısında durmaktır ve daha iyi bir geleceğin mümkün olduğuna inanarak sorumluluk almaktır.
Siyasetin dili sürekli korku, öfke, kutuplaşma ve düşmanlık üzerinden kurulursa toplumun ortak geleceğini inşa etmek olası değildir. Özellikle milliyetçilik kisvesi altında toplumsal barışa karşı direnç gösteren sözde muhalefet edenler, umudu da körelttiklerinin farkına varmalıdır. Bu arada; yurttaşların birbirine güvenmediği, herkesin diğerini suçladığı, siyasal farklılıkların düşmanlığa dönüştüğü, liyakatin yerini sadakatin, hukukun yerini gücün, kamusal yararın yerini kişisel çıkarın aldığı bir ortamda ekonomik kalkınmadan da demokratikleşmeden de toplumsal barıştan da söz etmek kolay değildir.
Türkiye’nin temel meselelerinden biri artık yalnızca “ne kadar büyüdüğümüz” değil, bu büyümenin kimin hayatını değiştirdiğidir. İhracatın artması, başta bankalar olmak üzere bazı sektörlerin büyük gelirler elde etmesi, belirli alanlarda ekonomik hareketliliğin yaşanması elbette önemlidir. Ancak ekonomik büyümenin toplumsal refaha dönüşebilmesi için elde edilen değerin adil paylaşılması gerekir. Bir ülkede bazı sektörler olağanüstü kazançlar elde ederken geniş toplum kesimleri temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa, ortada yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ciddi bir paylaşım ve adalet sorunu vardır.
Üretim elbette büyütülmelidir. İhracat elbette artırılmalıdır. Girişimcilik, teknoloji, sanayi ve tarım elbette desteklenmelidir. Fakat bütün bunların temelinde insanlık değerleri esas alınmalıdır. Ekonomi insan için vardır; insan ekonominin rakamlarından ibaret değildir.
Bugün Türkiye’nin yeniden ihtiyaç duyduğu şey, ahlak ile siyaseti, adalet ile ekonomiyi, üretim ile sosyal refahı birbirinden ayırmayan bir toplumsal anlayıştır.
Çünkü yolsuzluk yalnızca devletin parasını çalmak değildir. Yolsuzluk aynı zamanda toplumun geleceğinden çalmaktır. Kayıt dışı ekonomi yalnızca vergi kaybı değildir; dürüst çalışan insanın emeğini değersizleştiren bir adaletsizliktir. Liyakatsizlik yalnızca yanlış kişinin göreve getirilmesi değildir; doğru insanların sisteme olan güvenini kaybetmesidir. Hukukun zayıflaması yalnızca mahkemelerle ilgili bir mesele değildir; toplumun geleceğe ilişkin güven duygusunun aşınmasıdır.
Ve bütün bunların sonucunda ortaya çıkan en tehlikeli tablo, insanların “nasıl olsa değişmez” düşüncesine teslim olmasıdır. Bir toplumun en büyük kaybı ekonomik kaynaklarının azalması değil, değiştirme iradesini kaybetmesidir.
Bu nedenle bugün Türkiye’de yeni bir toplumsal enerjiye ihtiyaç vardır. Negatifliğin, sürekli şikayetin, çaresizlik duygusunun ve birbirini suçlamanın yerine; umudu, aklı, emeği, üretimi, sabrı ve dayanışmayı koymak zorundayız.
Adaletsizliğe boyun eğmeyen sabır. Şikayetle yetinmeyen sorumluluk, Tüketmekle yetinmeyen üretim. Korkuya teslim olmayan cesaret. Ve bütün bunların üzerinde, insanı merkeze alan bir siyaset.
Umut, geleceği değiştirme iradesidir.