İşporta siyasetçiliği...
Yakın geçmişimize baktığımızda, benim gibi birçok duyarlı vatandaşın siyaset arenasında yaşananları şaşkınlık ve kaygıyla izlediğini düşünüyorum.
Birileri tutuklanıyor, aylarca hatta yıllarca mahkeme karşısına çıkacağı günü bekliyor. Birileri ise “Aman, ben de tutuklanmayayım; başka bir partiye geçeyim, bu süreçten kurtulayım” anlayışıyla siyasi tercihini değiştiriyor.
Peki, bütün bunlar yaşanırken seçmene karşı herhangi bir sorumluluk, mahcubiyet veya hesap verme duygusu kalmıyor mu?
Seni seçen seçmen, seni yalnızca kişiliğin için değil, temsil ettiğin siyasi anlayış için de seçiyor. Sen o partinin düşüncesini ve programını benimsediğin için o oyları alıyorsun. Sonra hiçbir siyasi ve etik sorumluluk hissetmeden başka bir partiye geçiyor, üstelik bunu büyük bir rahatlık içinde kamuoyunun önünde sergiliyorsan, burada ciddi bir sorun var demektir.
İşte ben buna “işporta siyaseti” diyorum.
İşportacı kardeşlerimizin satış yaparken kullandığı o tanıdık çağrıyı düşünün:
“Gel kardeşim, gel! Yetişen alıyor! Sudan ucuz! Bunlaaar!”
Siyaset de böyle bir pazarlama alanına dönüşürse, ortada ne ilke kalır ne güven ne de siyasi ahlak.
Topluma karşı sorumluluk, insana karşı saygı ve siyasete duyulan güven ciddi biçimde yara alır.
Son olarak Üsküdar Belediyesi çevresinde yaşanan siyasi gelişmeler de beni adeta siyasetten soğuttu.
Burada eleştirim belirli kişilerden ziyade, ortaya çıkan siyasi anlayışadır. Bir siyasetçinin kendi siyasi geçmişini, seçmen iradesini ve temsil ettiği değerleri bir anda geride bırakması ne kadar doğruysa, başka bir siyasi yapının bu geçişleri yalnızca kendi siyasi hesabı açısından değerlendirmesi de o kadar tartışmalıdır.
Türkiye’de siyaset anlayışını bu noktaya getirmek hepimiz açısından ciddi bir tehlikedir.
İnsanlar ülkenin ve toplumun sorunlarına çözüm bulmak amacıyla siyasete girmeli. Siyaset; kişisel zenginleşmenin, makam ve mevki arayışının veya siyasi hesapların aracı hâline gelmemelidir.
Bir kişi hakkında herhangi bir suçlama varsa, bunun kararını siyaset değil, bağımsız ve tarafsız yargı vermelidir.
Aynı şekilde, suç isnadı bulunan herkes için hukuk aynı şekilde uygulanmalıdır.
Eğer hukuk ve adalet herkese eşit uygulanmıyorsa, toplumun adalet duygusu da büyük zarar görür.
Seçimle kazanamadığın bir bölgede siyasi dengeleri değiştirmek amacıyla seçilmiş belediye meclis üyelerini parti değiştirmeye yönlendirmek, ikna etmek veya çeşitli siyasi baskılar altında bırakmak demokratik siyaset açısından ciddi biçimde sorgulanması gereken bir durumdur.
Seçmenin sandıkta ortaya koyduğu iradenin, siyasi manevralarla değiştirilmesi toplumun demokrasiye olan güvenini zedeler.
Buna ben “işporta siyaseti” diyorum.
Siyaset bir pazar yeri değildir.
Milletvekilliği, belediye başkanlığı ve belediye meclis üyeliği de alınıp satılabilecek birer siyasi ürün değildir.
Türkiye’de son yıllarda adalet ve hukuk konusunda yaşanan tartışmaların toplumda büyük bir güven kaybına neden olduğunu düşünüyorum.
“Benimle olan yaşasın, benimle olmayan düşünsün” anlayışı demokratik bir ülkeye yakışmaz.
Bir ülkeyi siyasi kamplara ayırmak, insanları birbirine karşı konumlandırmak ve toplumdaki güven duygusunu zayıflatmak hepimize zarar verir.
Oysa ihtiyacımız olan şey çok daha basit:
Adalet.
Herkes için adalet.
İktidar için de muhalefet için de aynı hukuk.
Zengin için de fakir için de aynı hukuk.
Siyasi gücü olan için de olmayan için de aynı hukuk.
Ben yıllardır zaman zaman siyaset, zaman zaman da insan ve toplum üzerine yazılar yazıyorum. Ancak bu yazımdan sonra bir süre siyasi konulara ara vermeyi düşünüyorum.
Çünkü bu ülkede çok değerli, araştıran, sorgulayan ve büyük emek veren gazetecilerimiz var. Buna rağmen yapılan araştırmaların, yazılan yazıların ve ortaya konulan gerçeklerin toplumda yeterince karşılık bulmadığını görmek insanı yoruyor.
Bugün maalesef siyasetin içerisinde kişisel çıkarların, makam hesaplarının ve ekonomik beklentilerin daha fazla konuşulduğu bir ortam oluştuğunu görüyoruz.
Siyaset, zenginleşmenin bir aracı olmamalıdır.
Siyaset, millete hizmet etme sanatıdır.
Elbette bu anlayışın bir gün değişeceğine inanıyorum.
Ancak bunun için önce toplum olarak okumamız, araştırmamız ve sorgulamamız gerekiyor.
Çevremizdeki siyasetçilerin hayat hikâyelerini, siyasi geçmişlerini, geçmişte söylediklerini ve bugün söyledikleriyle ne kadar örtüştüğünü biraz daha dikkatli inceleyelim.
Dün ne söylediler?
Bugün ne söylüyorlar?
Dün hangi değerleri savundular?
Bugün hangi değerlerin yanında duruyorlar?
Bunları sorgulamak seçmenin en doğal hakkıdır.
Çünkü demokraside seçmenin görevi yalnızca sandığa gidip oy vermek değildir.
Seçmenin görevi, verdiği oyun hesabını da takip etmektir.
Okumazsak, araştırmazsak, sorgulamazsak ve yalnızca duyduğumuza inanırsak; başkalarının bizim adımıza karar vermesine izin veririz.
O zaman da ortaya şu tablo çıkar:
Aklınızı yormayın.
Okumayın.
Araştırmayın.
Duyduğunuza inanın.
Sorgulamayın.
Böyle devam...
Ama ben böyle devam etmemesi gerektiğine inanıyorum.
Çünkü bu ülkenin ihtiyacı olan şey işporta siyaseti değil; ilkeli, dürüst, şeffaf ve adaleti merkeze alan bir siyaset anlayışıdır.
Umarım bir gün, siyasi görüşü ne olursa olsun herkesin aynı hukuk karşısında eşit olduğu, seçmenin iradesinin pazarlık konusu yapılmadığı ve siyasetin yeniden güven veren bir kurum hâline geldiği bir Türkiye’de buluşuruz.