Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
22°
Ara

Yoksulluğa alışmak

YAYINLAMA:
Yoksulluğa alışmak

(Bir Sezai Sami anlatımı...)

Uzun bir süredir başta Sezai Sami olmak üzere birçok dostumla görüşemedim. Sağlık sorun olduğunda kişi ancak kendini ayakta tutabiliyor, ihtiyaçlarını yine kendisi giderebiliyor, kimseye eyvallah etmiyorsa, insan onuruyla duruyorsa güçlüdür. Birçok dostum aramadığım için içerlemiş konuyu anlatınca telefonda sessizlik oldu. Yaşam sadece biz varsak var oluyorsa, biz kimiz diye sormak gerekir.

İnsan evladı derisinin renginden, çekik göz ve elmacık kemiklerinin çıkıntısından çok konuştuğu iletişim kurduğu dilden çok dertli. Hadi onu ortak bir noktada buluşup çözüyoruz ama nedense dört beş bin yıl süredir birileri “bana söylediler, vekilim, nebiyim” sözleri ardı sıra gidilmekte. Sadece ardı sıra gidilmiyor “ona” biat etmeyene yaşam hakkı verilmiyor. Aslında ‘kavganın/savaşın temeli ekonomik çıkar, egemenlik ve üstünlük’. İşte sağlık ve egemenlik sorunları oldukça dostlarla bir iki laf edememekteyiz. Değerli dostumda durumumu bildiğinden kendince kısa bir yazı gönderdi paylaşmak zorunlu oldu.

“Yoksulluğa Alışmak.

Geri dönüşüm adı altında “devlet” atık toplamaya teşvik etmekte. Atık, adı üzerinde kullanılmayacak, giyilip yenilmeyecek durumda olan “madde” için denir. Günümüz koşullarında ülke yurttaşlarının gelir seviyesi çoğunlukla asgari ücret düzeyinde. Çalışanların ücret ve maaşları da asgari ücret seviyesinde olurken emeklilerin maaşları onun bile altında bulunmakta.

Ücret ve maaş düzeyini devlet belirliyor. İşveren ve kurumları yol parası ve benzer sosyal hak adı altında çalışanına “bonkörlük” yapıyor. Sendika üyelerinin ekonomik ve demokratik haklarını iyileştirip ücret ve maaşlarını geçinebilecek düzeye çıkarmak zorunda. Sendika ve yöneticileri ne yapıyor? Bunların maaşları ve harcırahları ne kadar?

Sendikalar bir dönem çalışanların ekonomik ve demokratik hakları için “yöneticiye” “yönetilenler” olarak kabul ettirdi. Sendikacı dendiğinde çalışanların örgütlülüğü dayanışması ve mücadelesi gelmekteydi. Birileri “dikensiz gül bahçesi” oluşturacağım dedi ve ülke zapturapt altına alındı 12 Eylül 1980 de. Sendikal mücadelenin yiğit evlatları ya kuytu bir köşe ve sorgu odasında ya da uzun tutuklama adı altında yıllarca gökyüzünü tel örgüler ardında baktı. Günümüze ki sendikalar işverenlerin ve “devletin” iki dudağı arasında yüksek maaşlı yüksek harcırahla “yüksek bürokrat” oldu. Hatta birileri işçinin ve çalışanların en örgütlü olduğu kentteki konfederasyonu ülkenin başkentine taşımasıyla “sarı sendika” gibi “bürokrat sendika ”anlayışını da gördük.

Çalışanların sendikası var hatta sayıları epey yüksek ya sendikasız ve sosyal güvencesiz olanların sayısı, işte o bilinmiyor. Çalıştıranlar için kayıtsız ve emekli çalıştırma karlarını daha da arttırmaya yönelik. Derince de kozmetik fabrikasında ki sosyal güvencesiz çalışanların yangın felaketinde sonuçları acı bir kayıp. Özellikle göçmen ve kaçak gelen çalışanların iş kazalarında kayıpları kayıtlara bile geçmiyor.

Ülke sanayi üretimi 1960’lı yılların nüfus bazında çok gerisine düştü. Özellikle hizmet sektörü yoğun çalıştıranı içinde barındırırken üretim ve tarım sektörü gittikçe küçülmekte hatta kapanmakta. Buna bağlı eğitim nitelik olarak düşerken mezun olanların iş bulma durumu çok azaldı. Üniversiteler “diploma” vermenin dışında bir işlevi yok. Bireysel çaba ve becerisi geliştirme içinde olmayan öğrenci sudan çıkmış balık misali gibi ortada durmakta.

“Devlet” yurttaşını anayasal temelde hak ve hukuklarını, ekonomik ve demokratik çıkarını, eğitim ve öğretim birde sağlığı güvence altına aldığını belirtse de bunun icrası görünmüyor. Yurttaş çalışırken sosyal güvencesiz çalışmaya yönlendiriliyor. Çalışanların sendikal örgütlenmesi engellenmekte, var olanlarda birilerine sus payı olarak verilen arpalıklar olmakta. Emekli bağlama oranı yüzde ellinin altına inmiş, buradan gelen maaş ile geçinmek yokluğa ve açlığa alışmaktır.

Sosyal güvencesiz yaşam, düşük ücret ve düşük emekli maaşına “devlet” bir çare bulmuş. Sorun ekonomik ve demokratik temelde sosyal devlet anlayışı açısından sosyal yardım ve bir de geri dönüşümü teşvik etmek. Sizin de dikkatinizi çektiğini biliyorum, son onbeş yirmi yıldır “geri dönüşüm arabaları” ve bu işi yapanlar çoğaldı. Hatta son bir yıl içinde birçok kişi evinden çıkan cam ve metal kutuları biriktirip sabahın göründe geri dönüşüm makinasının önünde sıraya girdiğini görmekteyiz. Oysa daha düne kadar bunları biz atık kutularına atar belediyelerin temizlik görevlileri ayrıştırırdı. “Devlet” bunları çöpe atma sana gelir olarak getirsin derken bunun için dijital bir sistem de kurdu. İade makinası önünde sabahın köründe poşetlerle sıraya giren yurttaş uzun kuyruklar oluşturmakta!

Yurttaş aldığı ücret ve maaş ile geçinemediği için sadece evinin değil sokaktaki çöp kutularını karıştırıp atık aramakta. Doğaldır ki iadeye dönüştürülecek. Hane bireylerinin gıda ihtiyaçlarına harcayacak.

Merkezi ve yerel yönetimler asgari ücret altında ve düzenli geliri olmayanlara yardım yapmakta. Bir de yukarıda demiş olduğum gibi atık toplayıp atık kumbarasına atarak gelir elde etme! Geçici yardımlar veya sadaka kültürleriyle sorun çözülmez halının altına saklanır. Bu durum yurttaşın umutlarını ve insan onurunu zedeleyen ahlaki bir aşınma yaratmakta. Devlet yokluğa ve yoksulluğa bunlarla çare buluyorsa toplumu yoksulluğa alıştırmakta.

Yokluğu ve yoksulluğu yardım ve bağışlarla çözme sistem halini aldığı son elli yıllık tarihsel süreçte görülmekte;

Çözüm yok kabullenme var.

Çözüm yok boyun eğme var.

Çözüm yok bağımlılık var.

“Devletin” temel görevi yurttaşı yoksulluğa alıştırmak değil, insan onuruna yaraşır bir yaşam standardı sunmaktır. Sürdürülebilir refah ve gelişmişlik, geçici yardım ve bağışla değil sosyal politikalar ve insani kalkınmayla olur. Yurttaş üretken istihdama katılan, kalıcı kayıtlı sosyal güvenceli, geleceğinden umutlu insan onuruna yakışır yaşam istiyor “yoksulluğa alışmak değil”.

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *