Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
32°
Ara

Menzil kaygısıyla sessiz lüks arasında:

YAYINLAMA:
Menzil kaygısıyla sessiz lüks arasında:

İki Alman, iki farklı, Türkiye rotalı yaz yolculuğu

Son dönemde otomotiv dünyasında ne zaman laf açılsa, konu dönüp dolaşıp aynı yere geliyor: "Elektrikli araç almak için henüz çok mu erken? Menziller gerçekten yeterli mi?" Bu soruya kulaktan dolma şehir efsaneleriyle yanıt vermek kolay. Ancak direksiyonun başına geçip kilometrelere bizzat meydan okuduğunuzda, durumun ne tek bir "evet" ne de tek bir "hayır" kadar basit olduğunu anlıyorsunuz.

Geçtiğimiz günlerde tam da bu soruyu iki farklı uçta test etme imkânı buldum. Senaryomuz son derece netti: İki ayrı yolculuk, iki farklı Alman mühendisliği ve Türkiye'nin uzayıp giden otoyolları.

İlki, kendi kullandığım üst segment Alman otomobiliyle çıktığımız Karadeniz seferiydi. İstanbul’da bataryayı fulleyip yola koyuldum. Tam 650 kilometrelik İstanbul-Sinop hattında, o heybetli gövdenin ve yüksek batarya kapasitesinin hissettirdiği güven tarif edilemezdi. Koskoca rotada yalnızca bir kez, Kastamonu civarında mola verip aracı şarja taktım. O mola da zaten bir kahve içimi, biraz bacakları esnetme süresinden fazla sürmedi. Sinop’a ulaştığımda elektrikli mobiliteye olan inancım tam, keyfim yerindeydi. "Bakın," diyordum içimden, "içten yanmalı motorların devri gerçekten kapanmış."

Fakat hayat, tezlerinizi çürütmek için her zaman ikinci bir deneme sunar.

Bu kez eşimin daha alt segment, batarya kapasitesi ve azami menzili benim aracıma kıyasla hayli mütevazı olan Alman otomobiliyle İstanbul’dan Bodrum’a doğru yola çıktık. İşte tam bu noktada, bir önceki yolculuğun o pürüzsüz ve romantik havası yerini matematiksel hesaplara bıraktı.

Ege’ye doğru süzülürken güzergâh boyunca tam üç kez şarj molası vermek zorunda kaldım. Yolun son kilometrelerine geldiğimizde ise göstergedeki şarj oranı %10’a kadar gerilemişti. Kalp atışlarını biraz hızlandıran o "menzil kaygısı" paneli kaplayınca, Bodrum'a varmadan hemen önce dördüncü kez durup şarja takmak kaçınılmaz oldu. Bir an olsun direksiyondaki o dinginlik, yerini gergin bir kilometre sayma seansına bıraktı.

Yine de yiğidi öldürüp hakkını vermek lazım: Türkiye, şarj altyapısı konusunda pek çok Avrupa ülkesini geride bırakacak kadar hızlı ve kararlı bir dönüşüm geçirmiş. Otoyol kenarlarında, istasyonlarda veya dinlenme tesislerinde boş şarj noktası bulmak hiç de zor olmadı. Altyapı yatırımları ve istasyon ağının yaygınlığı gerçekten takdire şayan.

Ancak Bodrum rotasındaki o son %10’luk batarya uyarısıyla yüzleşince, o çok tanıdık şüpheciliğin sesine biraz olsun hak vermeden edemedim.

Günün sonunda vardığım kanaat şu: Elektrikli araç geleceğin ta kendisi, evet. Ancak bu geleceğin ne kadar konforlu olacağı, doğrudan seçtiğiniz aracın sunduğu batarya teknolojisine ve bütçenize bağlı. Üst segment bir araçla kıtalar arası yolculuk bile bir keyif bültenine dönüşebilirken, sınırlı menzilli bir şehir içi elektriklisiyle uzun yola çıkmak hâlâ ciddi bir planlama, sabır ve biraz da çelik gibi sinirler gerektiriyor.

Şüpheciler belki tamamen haklı değil, ama "Elektrikli için henüz erken" diyenlerin de cebinde tamamen boş bir iddia durmuyor. Şimdilik durum net: Doğru araçla elektrikli seyahat bir lüks; yanlış araçla ise teknolojik bir sabır sınavı.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *