Türkiye'de afet risklerinin azaltılmasında zemin temelli şehir planlaması:
Politika reformu için entegre çerçeve önerisi
Türkiye’de afet kayıpları yalnızca aktif fayların, taşkınların, heyelanların veya diğer doğal tehlikelerin sonucu değildir. Kayıpların büyüklüğü; yerleşim kararları, yapı yoğunluğu, zemin koşulları, altyapı kapasitesi, sanayi alanlarının konumu ve mevcut yapı stokunun kırılganlığıyla doğrudan ilişkilidir. Bu çalışma, afet risklerinin azaltılmasında zemin temelli şehir planlamasını esas alan bütünleşik bir politika reformu önermektedir. Önerilen çerçeve; Ulusal Zemin Bilgi Bankası’nın kurulmasını, imar kararlarının jeolojik ve jeoteknik kapasiteye göre verilmesini, yeni yerleşimlerde az katlı ve insan ölçekli yapılaşmanın temel ilke hâline getirilmesini, sanayi alanlarıyla yaşam alanlarının mekânsal olarak ayrıştırılmasını ve İstanbul’da kentsel dönüşüm dışındaki yoğunluk artırıcı yeni yapılaşmaların beş yıl süreyle sınırlandırılmasını kapsamaktadır.
Temel amaç, afet sonrasında müdahale eden bir yönetim anlayışından; riski şehir kurulmadan önce azaltan, veriye dayalı ve önleyici bir planlama sistemine geçmektir. Anahtar Kelimeler: Afet risk yönetimi, zemin temelli planlama, imar politikası, kentsel dönüşüm, Ulusal Zemin Bilgi Bankası, yatay mimari, dirençli kentleşme.
İmar kararları kaderi etkiliyor
Her büyük depremden sonra yıkılan binaları, eksik denetimleri ve yapı malzemelerinin niteliğini tartışıyoruz. Bunların tamamı önemlidir. Ancak tartışmayı yalnızca binanın taşıyıcı sistemiyle sınırlandırdığımızda, afet riskini üreten daha büyük sistemi gözden kaçırıyoruz. Çünkü bir yapının güvenliği yalnızca kolon ve kirişlerden ibaret değildir. Yapının kaderi; yer seçiminde, imar planında, yapı yoğunluğunda, zemin etüdünde, temel sisteminde, altyapı kapasitesinde, denetim ve kullanım sürecinde bir bütün olarak şekillenir.
Bu nedenle afet riskinin başlangıç noktası fay hattı değil, yanlış arazi kullanımı ve yanlış şehirleşme kararıdır. Doğal tehlikeyi ortadan kaldıramayız. Ancak tehlikenin afete dönüşmesine yol açan maruziyeti ve kırılganlığı azaltabiliriz.
Zeminin kapasitesi belirlenecek
Türkiye’de şehir planlamasının en çok tartışılan sorusu çoğu zaman şudur: “Bu parsele kaç kat yapı yapılabilir?” Oysa bilimsel olarak sorulması gereken ilk soru şudur: “Bu alan, hangi yapılaşma yoğunluğunu güvenli ve sürdürülebilir biçimde taşıyabilir?” Bir bölgenin yapılaşma kapasitesi belirlenirken yalnızca parsel büyüklüğü ve ekonomik beklenti dikkate alınmamalıdır. Aşağıdaki unsurlar birlikte değerlendirilmelidir: jeolojik yapı, zemin taşıma gücü, oturma davranışı, sıvılaşma potansiyeli, yer altı su seviyesi, heyelan ve taşkın riski, ulaşım ve tahliye kapasitesi, içme suyu ve kanalizasyon altyapısı, nüfus yoğunluğu, kritik tesislere erişim.
Zeminin ve altyapının taşıyamayacağı bir yoğunluğu imar planıyla mümkün hâle getirmek, teknik kapasiteyi idari kararla aşmaya çalışmaktır. Oysa doğa, mevzuat değişikliklerine göre davranmaz.
Ulusal zemin bilgi bankası şart
Türkiye’de kamu kurumları, belediyeler, üniversiteler ve özel sektör tarafından yıllardır çok büyük miktarda jeolojik ve jeoteknik veri üretilmektedir. Sondaj logları, laboratuvar deneyleri, jeofizik ölçümler, mikrobölgeleme çalışmaları ve zemin etütleri önemli bir bilimsel birikim oluşturmaktadır.
Ancak bu verilerin farklı kurumlarda, farklı formatlarda ve çoğu zaman birbirinden kopuk biçimde tutulması, ülkenin sahip olduğu bilgi kapasitesinden yeterince yararlanmasını engellemektedir.
Bu nedenle Ulusal Zemin Bilgi Bankası yasal ve kurumsal bir altyapıyla kurulmalıdır.
Bu sistem; AFAD, MTA, Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, belediyeler, üniversiteler ve yetkilendirilmiş özel kuruluşların ürettiği verileri ortak standartlarla bütünleştirmelidir. Her parsel için erişim seviyeleri belirlenmiş bir dijital zemin kimliği oluşturulmalıdır. Bu kimlikte; zemin sınıfı, jeolojik birim, yer altı su durumu, sıvılaşma olasılığı, heyelan ve taşkın bilgisi, önceki sondaj ve deney verileri, önerilen temel ve zemin iyileştirme esasları yer almalıdır. Böylece zemin bilgisi, ruhsat dosyasında kalan bir rapor olmaktan çıkarak imar kararlarının temel girdisi hâline gelir.

İnsan ölçekli yerleşim politikası
Türkiye’de yeni yerleşim alanlarında az katlı, insan ölçekli ve yatay gelişmeyi esas alan bir şehircilik politikası benimsenmelidir. Bu kapsamda, özel ve teknik gerekçelerle tanımlanacak sınırlı bölgeler dışında, yeni konut alanlarında en fazla üç katlı yapılaşmanın ulusal planlama ilkesi olarak yasal güvenceye alınması kamuoyunda ve bilim çevrelerinde ciddi biçimde tartışılması , politika seçeneği olabileceği hususu değerlendirilmelidir. Bu öneri yalnızca deprem güvenliği gerekçesine dayanmamaktadır. Az katlı yerleşimler; nüfus yoğunluğunun dengelenmesine, tahliye ve müdahalenin kolaylaşmasına, mahalle ölçeğinde sosyal bağların güçlenmesine, altyapı üzerindeki baskının azaltılmasına, çocuklar ve yaşlılar için erişilebilir çevrelerin oluşturulmasına, kentlerin insan ölçeğinde gelişmesine katkı sağlayabilir. Elbette yapı yüksekliği tek başına güvenlik ölçütü değildir. Yanlış zeminde ve mühendislik hizmeti almadan inşa edilmiş üç katlı bir yapı da risklidir. Bu nedenle üç kat sınırı; zemin temelli planlama, mühendislik denetimi, altyapı kapasitesi ve arazi kullanım kararlarıyla birlikte uygulanmalıdır. Buradaki temel ilke şudur: Şehirler arsa değerini yükseltmek için değil, insan hayatını korumak için planlanmalıdır.
Sanayi ve yaşam alanları birbirinden ayrılmalıdır
Türkiye’nin birçok kentinde konutlar, ağır sanayi tesisleri, depolama alanları ve lojistik merkezleri zaman içerisinde iç içe geçmiştir. Bu yapılaşma modeli hem günlük yaşam kalitesini düşürmekte hem de afet ve endüstriyel kaza risklerini büyütmektedir. Deprem sırasında yalnızca binaların yıkılması değil; kimyasal sızıntılar, yangınlar, doğalgaz ve enerji hatlarının zarar görmesi, tehlikeli madde depolarının etkilenmesi, sanayi yollarının kapanması, arama-kurtarma ve tahliye güzergâhlarının tıkanması gibi zincirleme olaylar da meydana gelebilir.
Bu nedenle ağır sanayi, tehlikeli madde depolama, büyük ölçekli lojistik ve yoğun üretim alanları; konut bölgelerinden güvenli mesafelerde, ulaşım ve afet senaryoları dikkate alınarak planlanmalıdır.
Burada amaç sanayiyi şehirlerden koparmak değil; üretim alanlarıyla yaşam alanlarını çevresel, sosyal ve güvenlik kriterlerine göre yeniden düzenlemektir. Mevcut kentlerde bu dönüşüm bir anda gerçekleştirilemez. Ancak uzun vadeli mekânsal planlarla sanayi tesislerinin uygun bölgelere taşınması teşvik edilmeli; boşalan alanlar yeni yoğun yapılaşmaya değil, yeşil alanlara, afet toplanma bölgelerine ve kamusal kullanımlara ayrılmalıdır.
İstanbul dönüşmeli
İstanbul, nüfusu, ekonomik ağırlığı, kritik altyapısı ve olası Marmara depremi karşısındaki kırılganlığı nedeniyle sıradan şehircilik kararlarıyla yönetilemeyecek stratejik bir metropoldür. İstanbul’un bugün önceliği yeni konut alanları ve yeni yoğunluklar üretmek değil, mevcut riskli yapı stokunu güvenli hâle getirmektir. nBu nedenle İstanbul’da; riskli yapıların dönüşümü, zorunlu sağlık ve eğitim yatırımları, afet yönetimi tesisleri, kritik ulaşım ve altyapı projeleri dışında kalan, nüfus ve yapı yoğunluğunu artıracak yeni konut, rezidans, alışveriş merkezi ve benzeri projelere beş yıl süreyle yeni yapılaşma izni verilmemelidir.
Bu süre bir bekleme dönemi değil, afet dirençlilik seferberliği olarak değerlendirilmelidir. Beş yıl içerisinde; Riskli yapı stoku mahalle ve bina ölçeğinde belirlenmelidir. Ulaşım, tahliye ve toplanma alanları yeniden planlanmalıdır. Su, doğalgaz, enerji ve haberleşme altyapısının deprem dayanımı artırılmalıdır. Sanayi ve tehlikeli depolama alanları için taşınma programları hazırlanmalıdır.
Nüfus ve istihdamın Anadolu’daki farklı bölgelere dengeli dağılımını sağlayacak teşvikler uygulanmalıdır. Kentsel dönüşüm, parsel bazlı bina yenilemesinden mahalle ölçekli dönüşüme geçirilmelidir. İstanbul’a beş yıl boyunca yeni yük bindirmemek ekonomiyi durdurmak anlamına gelmez. Aksine kaynakların yeni yoğunluk üretmek yerine mevcut kenti güvenli hâle getirmeye yönlendirilmesi anlamına gelir.
Kentsel dönüşüm daha fazla kat üretme yöntemi olmamalıdır
Kentsel dönüşümün amacı eski binayı yıkıp daha yüksek bir bina yapmak değildir. Gerçek kentsel dönüşüm; yapısal güvenliği artıran, altyapıyı yenileyen, nüfus yoğunluğunu dengeleyen, afet toplanma alanlarını koruyan, ulaşım sistemini iyileştiren, yeşil alanları artıran, sosyal dokuyu gözeten bütüncül bir süreç olmalıdır.
Dönüşümün finansmanı yalnızca emsal artışına bağlandığında, riskli yapı sorunu çözülürken kentsel yoğunluk ve altyapı sorunu büyüyebilir. Bu nedenle dönüşümün finansmanı için merkezi bütçe, uzun vadeli düşük faizli krediler, afet fonları, değer artış payları ve kamu-özel iş birliği modelleri birlikte değerlendirilmelidir. Afet güvenliği yalnızca mülk sahibinin ekonomik gücüne bırakılamayacak kadar önemli bir kamu meselesidir.
Zemin temelli planlama için yasal reform
Önerilen politika çerçevesinin uygulanabilmesi için yalnızca teknik düzenlemeler yeterli değildir. İmar, afet, tapu ve yerel yönetim mevzuatının birbiriyle uyumlu hâle getirilmesi gerekir.
Yeni yasal düzenlemede şu ilkeler yer almalıdır: Jeolojik ve jeoteknik uygunluk, planlama kararının ön koşulu olmalıdır. Zemin ve afet verileri ulusal standartlarda sayısallaştırılmalıdır. Yoğunluk artırıcı plan değişiklikleri bağımsız teknik değerlendirmeye tabi tutulmalıdır. Kritik zemin ve afet verileri kamu yararı gözetilerek erişilebilir olmalıdır. Yerel plan kararları bölgesel altyapı ve afet senaryolarıyla uyumlu hâle getirilmelidir. Plan değişikliklerinin oluşturacağı nüfus ve altyapı yükü önceden hesaplanmalıdır. Afet riski yüksek alanlarda kamu yararı, kısa vadeli ekonomik kazancın önünde tutulmalıdır.
Şehir kurulunda harekete geçilmeli
Türkiye, afetlerle mücadelede önemli bir kurumsal ve teknik deneyime sahiptir. Ancak afet sonrasında güçlü müdahale kapasitesine sahip olmak tek başına yeterli değildir.
Asıl başarı, yıkılacak yapıların ve zarar görecek şehirlerin sayısını afet meydana gelmeden önce azaltabilmektir. Bunun için; zemin verisini merkeze alan, imar kararlarını bilimsel kapasiteyle sınırlandıran, yeni yerleşimlerde az katlı yapılaşmayı esas alan, sanayi ile yaşam alanlarını güvenli biçimde ayıran, İstanbul’da büyüme yerine dönüşümü önceleyen, ulusal ve yerel kurumları ortak veri altyapısında buluşturan yeni bir şehircilik reformuna ihtiyaç vardır.
Deprem bir doğa olayıdır. Büyük yıkım ise çoğu zaman yıllar boyunca alınan ya da alınmayan kararların sonucudur. Türkiye’nin önündeki temel tercih açıktır: Ya şehirleri kısa vadeli değer artışına göre büyütmeye devam edeceğiz ya da insan hayatını, bilimi ve kamu yararını merkeze alan yeni bir yerleşim düzeni kuracağız. Fayları değiştiremeyiz; fakat fayların üzerinde nasıl yaşayacağımızı değiştirebiliriz.