Adalet Bakanlığı'na açık mektup
Sayın Adalet Bakanı Akın Gürlek; Şahsınızın Adalet Bakanlığa gelişiyle bazı kapanmış şaibeli dosyaların tekrar açıldığını ve soruşturma yapıldığını haberlerden duyup öğreniyorum. Bu cesaretiniz için sizi tebrik ederim.
Üstü küllenmiş dosyalar özellikle mağdur edilmişlerin hakkını araması ve yargının bunun peşini bırakmaması insani açıdan doğru bir tutum. Özellikle şaibeli dosyalar kimsenin kimliğine bakmadan soruşturuluyor suçlular bulunup ceza veriliyorsa doğru bir tavır olduğu gibi ayrıca hakkaniyetli ve adildir. Kimsenin inancı, değeri, derisinin rengi, dili ve yaşam tarzına bakılmaksızın insani değerlerini yaşaması temelinde “yargı” yani “devlet” teminatıdır. Yargıda çifte standart olmadığı gibi kimseye ayrıcalıklı davranmaz ve kayırmacılık yapılmaz.
Anayasamızın 90. Maddesi uluslararası kurum ve kuruluşlarla yapılan anlaşma ve sözleşmelerde bağlayıcılık var. Türkiye'nin taraf olduğu “uluslararası antlaşmaların onaylanma sürecini ve bu antlaşmaların iç hukuktaki hiyerarşik değerini düzenler. Özellikle maddede yapılan düzenleme ile usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi durumunda çıkabilecek uyuşmazlıklarda uluslararası anlaşma hükümleri esas alınır” der. Hem bunun bağlayıcılığı hem de anayasanın ilk maddelerindeki temel ilkeler bağlayıcı hüküm niteliği taşıdığı belirtilmekte.
Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği mahkemelerinde kişi ve topluma karşı insanlık suçu, zorbalık ve işkence ile ilgili konularda zaman aşımı olmadığını belirtilmekte. Keza toplumu ilgilendiren ekonomik ve sosyal gibi konular öncelikli olmakta.
Bu nedenle bir yurttaş olarak kamuoyunun bildiği kadarıyla 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerinde devlet kasasında bulunan altınlar kaybolduğu bildirilmekte. Özellikle 1960 da 70 ton 1980 askeri faşist darbesinde 170 ton altın hazineden kayboldu. 12 Eylül darbecilerinin yargılandığı 12. Ağır Ceza mahkeme tutanaklarında bunlar var. (9.Nisan. 2012, Sabah gazetesi.)
Ülkemizin önemli edebiyatçısı ve öldürüldükten sonra özellikle “Kürk Mantolu Madonna” eseri hemen her dile çevrilmiş ve hala okunmakta. Hemen herkesin bildiği ve öykülerini okuduğu edebiyatçı Sabahattin Ali’nin akıbeti hala bir muamma, dosyaların tekrar gözden geçirilmesi gerekir.
İktisatçı ve sosyolog İstanbul İktisat Fakültesi öğretim görevlisi Orhan Cavit Tütengil 7.Aralık 1979 da evinin önünde hunharca katledildi. Tütengil hoca birçok kişi gibi abim ve benim de hocamdı. 11. Cumhurbaşkanı da onun öğrencilerinden biridir. Bu saygın iktisatçı ve sosyoloğun neden ve nasıl katledildiğinin akıbeti hala belirsiz.
Gazeteci Abdi İpekçi ve Uğur Mumcu, ilahiyat öğretim görevlisi Bahriye Üçok, hukuk öğretim görevlisi Muammer Aksoy hunharca öldürülmeleri yıllardır çözümsüzlük içinde. Emniyet müdürü Gaffar Okkan ve onunla aynı araçta bulunan görevliler haince öldürüldü. Bu olaylar yıllardır çözülmediği gibi kanayan bir yara olarak durmakta.
Eğitimci ve emeğin hakkını aramakla kendine bir görev yükleyen Talip Öztürk haince sırtından vurularak yıldızlara karıştı. Bu belirsizlik durumu hala devam etmekte. Mehmet Emin Parlak, evine giderken sırtından haince ve kalleşçe vurularak öldürüldü. Sorumluları nerede? Hayrettin Eren evine giderken gözaltına alınıyor. Sonra. Sonrası yok. Ailesi yıllardır arıyor. Efendi Diril o da evine giderken gecenin karanlığında bir silahtan çıkan mermi hayatını alıyor ve daha niceleri.
Gürün ilçesi eski adıyla Gübün köyü Çirliler’den Ahmet oğlu İbrahim iyi bir tütün ustası. Onun oğlu Mehmet PTT'de telefon hat ustası. Büyük oğlu Osman Mehmet İstanbul İktisat’ı okudu. Okurken çalıştı, çalışırken emeğin önemli bir değer olduğunu ve bu değeri üretenlerin kıymetli olduğunu anladı ve anlattı. Yüksek lisans yaparken bile çalışmadan durmadı. Emeğin ekonomik ve demokratik hakkı için bir sendikada danışman yönetici olarak çalıştı. Birilerinin ayağına bastı ya da dönen çarkına çomak soktuğu için gözaltına alındı 5 Mayıs 1980 de. Gözaltında hiç kimse ile görüştürülmedi ailesi eve aramaya gelen görevlilerden gözaltında olduğunu öğrendi. Gözaltında iki kere hastaneye götürülmüş. Savcılığa çıkarılıp tutuklanmış tekrar hastaneye yatırılmış. 22 Mayıs 1980 de öğle sırasında son nefesini verirken “durumumu aileme anlatın” demiş. Yetkililer dört gün sonra bir akşam vakti ailesine bildirir.
Osman Mehmet'in akıbetini babası, annesi, ailesi, avukatları ve dostları hiç bırakmadı. Neden sorguya alındı, niçin öldürüldü, kimler ne yaptı bir muamma olarak yıllardır duruyor. Babası ve annesi yaşamları boyunca bir sonuç elde edemedi. Onlar yıldızlara karıştı fakat bir istekleri vardı “oğullarının” suçlularının bulunması.
Başlatmış olduğunuz şaibeli dosyaların tekrar açılması çalışmalarınızı destekliyor ve takip ediyorum. Dünden bugüne toplumda değer bulan kişilerin akıbetinin sorgulanması temelinde zaman aşımı gözetilmeksizin yapılmasını talep etmekteyim.
Saygılarımla.