Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
22°
Ara

Akdeniz’in demir çıpasından küresel masanın merkezine!

YAYINLAMA:
Akdeniz’in demir çıpasından küresel masanın merkezine!

Takvimler 1952’yi gösterdiğinde, İkinci Dünya Savaşı’nın küllerinden doğan yeni dünya düzeninde Türkiye, adını Atlantik İttifakı’na yazdırıyordu. 
 

O dönem batılı müttefiklerin gözünde Ankara, SSCB’nin sıcak denizlere inmesini engelleyen aşılmaz bir barikat, ittifakın doğu cephesindeki "sadık ve stratejik bir karakol"du. 
Kore Savaşı’nda yazılan destan, bu ortaklığın kanla atılan ilk imzasıydı.

Bugün, 2026 yılında ise bambaşka bir manzara var karşımızda. Türkiye, NATO Zirvesi’ne sadece bir katılımcı veya sınır bekçisi olarak değil; bizzat ev sahibi, oyun kurucu ve masanın tam merkezindeki aktör olarak ev sahipliği yapıyor.

Geçen yetmiş küsur yılda köprülerin altından çok sular aktı; ancak değişmeyen tek bir şey var: Jeopolitiğin acımasız ve ikame edilemez doğası.

Sınır bekçiliğinden küresel arabuluculuğa
Soğuk Savaş dönemi boyunca Türkiye’nin NATO içindeki rolü daha çok askeri lojistik, coğrafi avantaj ve güçlü bir ordu sağlamak üzerine kuruluydu. İttifakın en büyük ikinci kara ordusuna sahip olmak, Ankara’ya askeri bir ağırlık getirse de siyasi karar mekanizmalarında her zaman hak ettiği karşılığı bulduğunu söylemek zordu. 
 

Küba Füze Krizi’nde Türkiye’deki Jüpiter füzelerinin pazarlık konusu yapılması gibi tarihi kırılmalar, Ankara’ya ittifak içi ilişkilerde her zaman tetikte olması gerektiğini öğretti.

Ancak 21. yüzyılın getirdiği asimetrik tehditler, Karadeniz’deki güç mücadeleleri, enerji koridorlarının güvenliği ve terörizmle mücadele, Türkiye’nin rolünü kökten değiştirdi. Bugünün Türkiye’si, sadece kendi sınırlarını koruyan bir müttefik değil;
 

Karadeniz’de Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni diplomatik bir denge enstrümanı olarak titizlikle uygulayan,
 

Ukrayna-Rusya hattında tahıl koridorundan esir değişimine kadar tek konuşabilen aktör olmayı başaran, NATO’nun genişleme süreçlerinde (İsveç ve Finlandiya örneklerinde olduğu gibi) kendi güvenlik önceliklerini masaya dayatarak ittifakın stratejik yönünü şekillendiren bir güç.

Bu yıl zirvenin Türkiye’de yapılıyor olması, sadece dönemsel bir rotasyondan ibaret sayılamaz. Bu ev sahipliği, NATO’nun artık sadece "Kuzey Atlantik" eksenli bir savunma paktı olmaktan çıkıp, gözünü küresel güneye, Ortadoğu’ya, Kafkaslar’a ve Asya-Pasifik dengelerine çevirdiğinin de bir itirafıdır. Ve tüm bu coğrafyaların kesişim kümesinde tek bir ülke duruyor.

Zirve salonunun pencerelerinden bakan müttefik liderler, aslında sadece Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan bir toprak değil; Doğu ile Batı arasında köprü kurabilen, yeri geldiğinde müttefiklerine ayna tutarak stratejik hatalarını yüzlerine vurabilen bağımsız bir aktörün coğrafyasını izliyorlar.

NATO, Türkiye için ne kadar vazgeçilmez bir güvenlik şemsiyesiyse; Türkiye de NATO için o kadar hayati bir jeopolitik omurgadır. Biri olmadan diğerinin doğu kanadı, Karadeniz stratejisi ve terörle mücadele konsepti boşa düşer.
 

Türkiye ve NATO ilişkileri tarihi boyunca dikensiz bir gül bahçesi olmadı. Kıbrıs Barış Harekâtı sonrası uygulanan ambargolar, müttefiklerin terör örgütlerine verdikleri örtülü veya açık destekler, hava savunma sistemleri konusundaki çifte standartlar hafızamızda taze. Ancak tüm bu fırtınalara rağmen bu evlilik bitmedi, aksine daha da olgunlaştı.
 

Ankara’daki bu zirve, "eski Türkiye’nin" sadece coğrafyası için ittifaka kabul edilen o çekingen müttefik imajını tamamen tarihe gömüyor. Bugün masanın başında, kendi yerli savunma sanayisiyle İHA ve SİHA’larıyla küresel askeri doktrinleri değiştiren, kendi göbeğini kendi kesebilen ama ittifakın ortak güvenliğine de sadık kalan bir Türkiye var.

Müttefiklerimize Ankara'dan verilecek en net mesaj şudur: Türkiye, NATO’nun sınır kapısı değil; bizzat merkezidir. Ve geleceğin küresel güvenlik mimarisi, bu merkez hesaba katılmadan inşa edilemez.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *