Mavi üzerine beyaz işgal
Yaz geldi mi, o bildik "özgürlük" şarkısı yeniden mırıldanılmaya başlar. Bir karavan alıp yollara düşmek, doğayla baş başa kalmak, sabah gözünü denize açmak… Kulağa ne kadar şiirsel, ne kadar romantik geliyor değil mi? Ancak madalyonun bir de kıyıya vuran yüzü var: Bugün deniz kenarları, "özgürlük" adı altında bencilce bir kuşatmanın, düpedüz bir modern derebeyliğin pençesinde.
Eskiden sahiller, parası olanın da olmayanın da eşitlendiği ortak bir nefes alanıydı. Şimdi ise denizle aramızda, yan yana dizilmiş devasa beyaz metal kutulardan örülmüş bir duvar var.
Karavancılık, doğaya saygılı bir minimalist yaşam felsefesi olarak doğdu. Gelgelelim, bizdeki yansıması daha çok "en güzel manzarayı ben kapatayım, aylarca da buradan kımıldamayayım" arsızlığına dönüştü. İstanbul’un Caddebostan sahilinden Ege ve Akdeniz’in bakir koylarına kadar durum aynı.
Bir gecelik konaklama için duranları tenzih ederek söylüyorum; tekerleklerini sabitleyip, önüne çadırını gerip, çamaşır ipini ağaçlara bağlayarak kamusal alanı şahsi mülküne çevirenler var.
Manzarayı kapatmaları yetmezmiş gibi, gri su tanklarını gizlice denize veya yol kenarına boşaltanlar, çöplerini doğaya bırakanlar bu "doğa aşığı" maskesinin altından sıkça başını uzatıyor.
Anayasa’nın 43. maddesi "Kıyılar devletin hüküm ve tasarrufu altındadır, kamu yararı gözetilir" der. Fakat şu an sahillerde kamu yararı değil, "erken gelen kapar" kuralı işliyor.
Bir karavanın aylarca aynı sahil şeridini işgal etmesi, o kentin sakininin, o köyün yerlisinin elinden deniz görme hakkını çalmaktır. Bu özgürlük değil, basbayağı bir mülkiyet gaspıdır.
Çözüm Yasakta Değil, Sınırda.
Karavan kültürüne düşman olmak mantıksız. Dünyanın her yerinde bu bir kültürdür. Ancak medeni dünyada bu işin kuralları nettir: Kıyı şeridinde kafana göre aylarca kalamazsın.
Çözüm aslında çok basit: Altyapısı olan karavan parkları. Karavan kullanıcıları bu özel alanlara yönlendirilmeli; elektrik, su ve atık ihtiyaçlarını buralarda gidermeli. Sahiller ise günübirlik parklanmalar dışında bu uzun süreli "gasp" hareketine tamamen kapatılmalı. Yerel yönetimler, "aman turizm baltalanmasın" ürkekliğini bir kenara bırakıp, halkın elinden alınan kıyıları halka iade etmek zorunda.
Son olarak hiçkimsenin kişisel konforu ve tatil keyfi, bir toplumun ortak yaşam alanlarından daha değerli olamaz. Doğayı sevdiğini iddia ederek yola çıkanlar, arkalarında deniz göremeyen öfkeli kalabalıklar ve kirlenmiş kıyılar bırakıyorlarsa, yaptıkları şeyin adı tatil değil, istiladır.
Mavi hepimizin; onu birkaç beyaz kutunun arkasına hapsetmenize müsaade edilmemeli.