100 yıllık Türkiye için eğitim reformu
Çok kıymetli Damga Gazetesi okuyucuları, yazılarımda daima gündeme taşıdığım yapısal reform ihtiyacı, bugün Türkiye açısından hayati bir önem taşımaktadır. Çünkü ülkelerin geleceğini belirleyen yalnızca ekonomik göstergeler, doğal kaynaklar veya dönemsel başarılar değildir. Asıl belirleyici unsur; eğitim sistemi, hukuk düzeni, kurumsal kapasite, bilimsel üretim gücü ve yetişmiş insan kaynağıdır. Türkiye’nin önümüzdeki yüzyıla güçlü bir şekilde girebilmesi için kapsamlı bir yapısal reform sürecine ihtiyaç bulunmaktadır. Bu reform sürecinin ilk ve en önemli ayağı ise eğitim olmalıdır. Çünkü eğitim, bir ülkenin yalnızca bugününü değil, geleceğini de şekillendirir.
Eğitim sistemleri hükümetlerin değil, milletlerin geleceğini belirler.
100 yıllık planlama
Bu nedenle eğitim alanında yapılacak planlamalar 5 yıllık veya 10 yıllık değil, en az 50 yıllık ve 100 yıllık perspektiflerle hazırlanmalıdır. Ülkemiz eğitim sistemi son çeyrek asırda birçok kez değişikliğe uğramıştır. Ancak eğitim alanındaki tartışmalar yalnızca son yıllara ait değildir. 1990’lı yıllardan itibaren kılık kıyafet uygulamaları başta olmak üzere eğitim üzerinden yürütülen ideolojik ve siyasi tartışmalar uzun yıllar ülke gündemini meşgul etmiş, çoğu zaman eğitimin niteliği yerine farklı konular ön plana çıkmıştır. Bu süreçte kaybedilen yalnızca zaman değildir. Aynı zamanda gençlerimizin geleceği, ülkemizin rekabet gücü ve eğitim sistemimizin kurumsal istikrarı da zarar görmüştür. Bugün geriye dönüp baktığımızda artık şu soruyu sormak zorundayız: Nasıl bir eğitim sistemi ile Türkiye’yi önümüzdeki yüzyıla hazırlayacağız?
Son 25 yıllık dönem
Mevcut iktidar döneminde eğitim alanında okul sayılarının artırılması, derslik kapasitesinin geliştirilmesi, üniversitelerin yaygınlaştırılması ve eğitime erişimin artırılması gibi önemli yatırımlar yapılmıştır. Bu kazanımları görmezden gelmek doğru olmayacaktır. Ancak eğitim sisteminin temel amacı yalnızca fiziki kapasiteyi artırmak değildir. Asıl hedef; kaliteli eğitim sunabilmek, bilimsel üretimi artırabilmek, araştırma kültürünü geliştirebilmek ve uluslararası rekabet gücüne sahip bireyler yetiştirebilmektir. Bu noktada ülkemizin hâlen önemli eksiklikleri bulunduğu görülmektedir. Son yıllarda eğitim sisteminde yaşanan sık değişiklikler, müfredat tartışmaları, sınav sistemlerinin sürekli yeniden düzenlenmesi ve eğitim politikalarının uzun vadeli devlet politikası niteliğine kavuşamaması kurumsal istikrarı olumsuz etkilemiştir. Eğitim sistemleri günlük tartışmaların değil, devlet aklının konusu olmak zorundadır. Çünkü eğitimde yapılan her değişiklik yalnızca bugünü değil, gelecek nesilleri de etkilemektedir. Özellikle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi sonrasında yükseköğretim ve kamu yönetimindeki atama süreçlerinin daha merkezi bir yapıya kavuşması çeşitli tartışmaları beraberinde getirmiştir. Üniversiteler yalnızca diploma veren kurumlar değildir. Üniversiteler bilim üretir, araştırmacı yetiştirir, teknoloji geliştirir ve toplumun geleceğine yön verir. Bu nedenle yükseköğretim sisteminin güçlendirilmesi, akademik özgürlüğün geliştirilmesi, bilimsel üretimin desteklenmesi ve liyakat esaslı yönetim anlayışının kurumsallaştırılması büyük önem taşımaktadır. Güçlü üniversiteler güçlü ülkelerin temelidir.
Dünyanın önde gelen üniversitelerine baktığımızda, onların başarısının yalnızca bütçelerinden değil; kurumsal geleneklerinden, akademik özgürlüklerinden ve liyakat esaslı yönetim anlayışlarından kaynaklandığını görmekteyiz.
Avrupa eğitim yaklaşımı
2025 yılında yaklaşık dört ay boyunca Hollanda’da bulunma fırsatı buldum. Ayrıca 2024 yılında İsviçre’de yaptığım gözlemlerde dikkatimi çeken en önemli hususlardan biri eğitim kurumlarının ve üniversitelerin sahip oldukları güçlü kurumsal hafızaydı. Bazı okullar ve üniversiteler yüz yılı aşan geçmişlerini korurken, isimlerini, geleneklerini ve kurumsal kültürlerini de muhafaza etmeyi başarmışlardı. Sadece eğitim anlayışları değil, okul isimleri, kurumsal kültürleri ve toplumsal hafızaları da korunuyordu. Çünkü gelişmiş ülkeler kurumlarını sürekli değiştirerek değil, güçlendirerek ilerlemektedir.
Başarı; okul binalarını yıkıp yeniden yapmakla, isimleri değiştirmekle veya sistemi sürekli yeniden kurgulamakla elde edilmemektedir. Asıl başarı; istikrarlı bir eğitim politikası, bilimsel yaklaşım, güçlü kurumsal kültür ve nitelikli insan kaynağı ile sağlanmaktadır. Bugün dünyanın gelişmiş ülkelerine baktığımızda ortak bazı özellikler görmekteyiz: Güçlü eğitim sistemi, Bilimsel düşünceyi esas alan yaklaşım, Bağımsız kurumlar, Uzun vadeli planlama kültürü , Liyakat ve ehliyet esaslı yönetim anlayışı bizlere bu ülkelerde eğitim politikaları günlük siyasi tartışmaların konusu değil, devlet politikalarının temel unsurlarından biri olduğunu göstermektedir.
Eğitimde hedef Batı olmalı
Türkiye’nin de benzer bir anlayışa ihtiyacı bulunmaktadır. Eğitimde temel hedef; sorgulayan, araştıran, üreten, bilimsel düşünceyi benimseyen bireyler yetiştirmek olmalıdır. Bunun yanında üstün yetenekli ve özel zekâya sahip öğrenciler erken yaşlarda bilimsel yöntemlerle tespit edilmeli, özel programlarla desteklenmeli ve ülkemizin bilim, teknoloji, mühendislik, yapay zekâ, sağlık ve savunma alanlarındaki geleceğini şekillendirecek insan kaynağı olarak yetiştirilmelidir. Ancak bu gençlerin yetiştirilmesi kadar, yetiştikten sonra ülkelerinde kalmalarını sağlayacak şartların oluşturulması da önemlidir.
Güçlü kurumlar
Araştırma merkezleri güçlendirilmeli, üniversite-sanayi iş birlikleri artırılmalı, bilimsel araştırmalara ayrılan kaynaklar yükseltilmeli ve genç araştırmacılara uluslararası standartlarda çalışma ortamları sunulmalıdır. Beyin göçünü azaltacak ve tersine beyin göçünü teşvik edecek politikalar geliştirilmelidir. Çünkü günümüzde ülkeler arasındaki gerçek rekabet doğal kaynaklar üzerinde değil, nitelikli insan kaynağı üzerinde yaşanmaktadır. Eğitim reformunun başarısı ise ancak güçlü kurumlarla mümkündür. Bu nedenle kamu yönetiminde bilgi, tecrübe, ehliyet ve liyakat esas alınmalıdır. Güçlü devlet, güçlü kurumlarla; güçlü kurumlar ise adalet, liyakat, şeffaflık ve hesap verebilirlik anlayışıyla inşa edilir. Bağımsız ve tarafsız yargı sistemi, etkin denetim mekanizmaları ve kuvvetler ayrılığı ilkesi sürdürülebilir kalkınmanın temel şartlarıdır. Türkiye sahip olduğu genç nüfus, stratejik konum ve tarihsel tecrübesi ile büyük hedeflere ulaşabilecek kapasiteye sahiptir. Önemli olan bu potansiyeli bilim, eğitim, hukuk ve güçlü kurumlar ekseninde ortak bir gelecek vizyonuna dönüştürebilmektir. Çünkü eğitim yalnızca bugünün değil, gelecek yüzyılın inşasıdır.
Sonuç; Yapısal reformun ilk ayağı eğitimdir. Eğer Türkiye önümüzdeki yüzyılda dünyanın güçlü, saygın ve rekabetçi ülkeleri arasında yer almak istiyorsa; eğitim sistemini günlük tartışmaların dışına çıkarmalı, bilimsel temelli, liyakat esaslı ve en az 100 yıllık bir devlet politikası haline getirmelidir. Çünkü gelecek, doğal kaynakları en fazla olanların değil; insan kaynağını en iyi yetiştirenlerin olacaktır.