Çok şımarttık az sorguladık
Türkiye, 24 yıl sonra büyük umutlarla Dünya Kupası'na katıldı. Aylarca manşetler atıldı, reklamlar çekildi, milyonlarca liralık sponsorluk anlaşmaları yapıldı. Futbolcularımız özel uçaklarla, koruma ordularıyla, lüks araçlarla uğurlandı. Daha sahaya çıkmadan kahraman ilan edildiler.
Sonuç ne oldu?
İlk iki maçta alınan yenilgiler ve turnuvaya en erken veda eden takımlardan biri olmak.
Bu tabloyu sadece teknik bir başarısızlık olarak görmek mümkün değil. Ortada çok daha büyük bir sorun var. Başarı elde edilmeden başarı kazanılmış gibi davranılması, emek verilmeden alkışların dağıtılması ve sorumluluk alınmadan ödüllerin verilmesi...
Bugün sık sık eleştirdiğimiz bir anlayış var. Çocuklarına her şeyi hazır sunan, yaptığı her hatayı görmezden gelen bir anlayış. Sonra da neden mücadele etmiyorlar, neden eleştiriye tahammül edemiyorlar, neden başarısızlıktan rahatsız olmuyorlar diye şaşırıyoruz.
Sahadaki görüntü aslında bundan farklı değildi.
Bu futbolcular dünyanın en büyük kulüplerinde oynuyorlar. En iyi tesislerde çalışıyorlar. En iyi teknik ekiplerle hazırlanıyorlar. Daha hangi tecrübeyi kazanacaklar? Daha hangi deneyime ihtiyaçları var? Buna rağmen ortaya çıkan başarısızlığın ardından "Bu da bir deneyim oldu, bir dahaki sefere daha iyi olacağız" açıklamaları yapmak insanları tatmin etmiyor.
Çünkü mesele yenilmek değil. Mesele, yenilginin ağırlığını hissedememek.
Aynı sözleri oynadıkları Avrupa kulüplerinde söyleyebilirler miydi? Elbette hayır. Çünkü oralarda başarı kadar sorumluluk da vardır. Hesap vermek de vardır.
Biz ise yıllardır başarıdan önce alkışlamayı alışkanlık haline getirdik.
Bir başka gerçeği daha konuşmak gerekiyor. Bu ülkede liyakat sorunu sadece siyasette ya da bürokraside yok. Futbolda da var. Türkiye'de ve Avrupa'da başarılı performans gösteren onlarca futbolcu varken bazı isimlerde sürekli ısrar edilmesi insanlarda soru işaretleri oluşturuyor. Futbolun içine siyaset girdiğinde, başarıdan çok başka hesaplar konuşulmaya başlıyor. Milli takım herhangi bir siyasi anlayışın değil, 85 milyonun takımıdır. Siyasetin gölgesi futbolun üzerinden çekilmedikçe, liyakat esas alınmadıkça kalıcı başarı da zor görünmektedir.
Futbola yüklediğimiz anlam da ayrıca düşündürücü. Sanki dünya şampiyonu olunca ekonomik kriz bitecekmiş gibi, adalet sorunları çözülecekmiş gibi, yoksulluk ortadan kalkacakmış gibi bir atmosfer oluşturuyoruz. Oysa gerçek hayat, maç bitince kaldığı yerden devam ediyor. Dünya şampiyonu da olsak insanların geçim sıkıntısı devam edecek, adalet talepleri devam edecek, özgürlük tartışmaları devam edecek.
Futbol elbette önemlidir. Milli forma hepimizin ortak heyecanıdır. İnsanlar sabahın erken saatlerinde ekran başına geçti. Programlarını değiştirdi. Günlerini buna göre planladı. Bu ülkenin insanları yine üzerine düşeni yaptı.
Karşılığında beklenen tek şey mücadeleydi.
Mücadele eden kaybedebilir.
Ama şımartılan, sürekli alkışlanan ve yaptığı hiçbir yanlışın bedelini ödemeyen insanlar kaybettiklerinde bile neden kaybettiklerini anlayamazlar.
Sporun da eğitimin de hayatın da temel kuralı budur:
Sorumluluk verilmeden başarı beklenmez.
Hak edilmeden verilen ödül, insanı büyütmez. Zayıflatır.