Barış, bir kanunun yazdığı kadar değil; Kamu vicdanın kabul ettiği kadardır
Bu topraklar yarım asra yaklaşan bir çatışmanın yükünü taşıyor. Dağlarda, ovalarda, şehirlerde aynı acının farklı yüzleriyle büyüdük. Birileri "şehit" dedi, birileri "evlat"... Ama toprağa düşenlerin büyük çoğunluğu, bu ülkenin emekçi ailelerinin çocuklarıydı. Hiçbiri savaşı başlatan değildi; çoğu savaşın içinde doğdu. Hiç kimse terörist olarak doğmaz. Şehit adayı da!
Türkiye sisteminin ürettiği çelişkiler ve o çelişkileri kullanarak iktidar makamlarının muktedirleri şimdi mezarlarında yatıyorlar. Tarihe nasıl mal oldukları, herkese göre değişen bir sessizlik içinde. Geride bıraktıkları yaraların, acıların bedelini; taraf olsun olmasın, büyük-küçük ve hatta gelecek kuşaklara bıraktıkları yaşam ve insan hakları ihlallerinin sürdürülemez olduğu (umuyorum) kafalar dank etmiş olmalı!
Bugün Meclis'in önünde tarihi bir sorumluluk duruyor. Adına "Terörsüz Türkiye", "çerçeve yasa", "toplumsal bütünleşme" ya da "barış süreci" deniliyor. Ben isimlerle değil, sonuçla ilgileniyorum. Asıl soru şudur: Bu yasa gerçekten barışı mı kuracak, yoksa yalnızca çatışmayı mı durduracak?
Çünkü bunlar aynı şey değildir.
Silahların susması elbette büyük bir adımdır. Hiç kimse yeni ölümler istemez. Hiçbir dava, hiçbir ideoloji, hiçbir iktidar hesabı bir gencin, bir çocuğun bir insanın hayatından daha değerli değildir. Eğer bu süreç anaların gözyaşını dindirecekse, buna kim karşı çıkabilir? Ama kalıcı barış, yalnızca silahların susmasıyla kurulmaz.
Barış; insanların birbirine, anayasal kurumlara ve hukuka yeniden güvenmeye başlamasıdır.
İnsanlar hukukun herkese eşit uygulanacağına inanmadıkça hiçbir yasa tek başına güven üretemez. Çünkü toplum, kanunun yalnızca ne yazdığına değil, nasıl uygulanacağına da bakar. Bu nedenle bugün tartışılması gereken sadece yasa metni değil, o metnin hangi hukuk anlayışıyla hayata geçirileceğidir.
DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan'ın açıklamalarında da dikkat çeken vurgu, çıkacak düzenlemenin yalnızca teknik bir metin olmaması; demokratik siyaseti güçlendiren, hukuki güvence sağlayan ve toplumsal barışı kurumsallaştıran bir çerçeve oluşturması gerektiğidir. Aynı zamanda henüz üzerinde uzlaşılmış ayrıntılı bir metnin bulunmadığını ifade etmesi de kamuoyundaki belirsizliği gösteriyor. İşte tam da bu nedenle toplumun sorması gereken soru şudur:
Nasıl bir yasa çıkacak?
İyi niyet tek başına hukuk değildir. Hukukun gücü, onu kimin çıkardığından değil, herkese eşit uygulanacağından doğar. Eğer yasa geniş yorumlara açık, kişilerin takdirine bağlı ve öngörülemez bir yapıda olursa, güven üretmek yerine yeni güven sorunu olarak, barış talebini aşındırma riskini büyütecektir.
Bir başka önemli mesele daha var.
Silahlı mücadeleye son vermek hedeflenirken, demokratik siyaset alanı da aynı ölçüde güçlenmelidir. Çünkü gerçek barışın dili silahtan değil, siyasetten geçer. İnsanların düşüncelerini özgürce ifade edebildiği, siyaset yapabildiği ve hukukun güven verdiği bir ülkede silahın toplumsal zemini de giderek ortadan kalkar. Örneğin sivil demokratik siyasetin on yıla yaklaşan ulusal, uluslararası yargının ve anayasanın amir hükmüne rağmen tutsaklıklar devam edecekse Kürt sorununa dair ne demiş oluyorsunuz?
Ben bu meseleye ne devlet adına ne de herhangi bir örgüt adına bakıyorum. Ben yalnızca bu ülkede huzur içinde yaşamak isteyen sıradan bir yurttaş olarak bakıyorum. Türk'ün de, Kürt'ün de, Alevi'nin de, Sünni'nin de; inananın da inanmayanın da eşit yurttaşlık temelinde, aynı gökyüzü altında korkmadan yaşayabildiği bir ülke özleminin hepimizin ortak hakkı olduğuna inanıyorum.
Barış kimsenin lütfu değildir.
Barış, devletlerin demokratik kolaylaştırıcılığın da toplumun farklılıklarının arasında kurulacak yeni bir güven sözleşmesidir. Kaldı ki devletin varlık sebebi de bu değil midir? Eğer çıkarılacak yasa hukuku güçlendirir, adaleti pekiştirir ve demokratik siyasetin önünü açarsa; tarih onu yalnızca bir kanun olarak değil, toplumsal barışın başlangıcı olarak hatırlayacaktır. Yok eğer bugünün iktidar blokunun siyasal ihtiyaçlarını karşılayan, yarının hukukunu belirsiz bırakan bir metin olursa, silahlar sussa bile zihinlerdeki çatışma yeni sorunların mayalanmasına neden olması kaçınılmazdır. Yasada bunca ağır bedellerin muhasebesi hakikatlerle yüzleşilmeden, günah ve sevap defterleri kamu vicdanı önünde hesaplaşılmadan kalıcı bir barış nasıl olacak sorusu askıda bekliyor olacaktır.
Çünkü barış, yalnızca çatışmanın sona erdiği gün başlamaz.
Barış; insanların birbirine ve hukuka yeniden güvenmeye başladığı gün başlar. O güvenin gerçek teminatı ise yalnızca bir kanun değil, herkese eşit işleyen hukuk ve adalettir.