Mağduriyet, merhamet ve siyasal meşruiyet (II)
Bu yazı dizisinin ilk bölümünde mağduriyetin tek başına siyasal güç ve meşruiyet üretmediğini; toplumun çoğu zaman mağdurun kendisinden ziyade, onun adına konuşan, onu koruduğunu iddia eden ve mağduriyeti siyasal bir dile dönüştüren aktörlere yöneldiğini söylemiştim. Bu ikinci yazıda ise meseleyi başka bir açıdan ele alarak şu soruya odaklanacağım: Mağduriyet neden ezilenleri doğrudan tarihsel dönüşümün öznesi haline getirmez?
Marksist gelenekte tarihi değiştiren temel gücün ezilen sınıflar olduğu kabul edilse de tarihsel gerçeklik, bu idealize edilmiş anlatıdan çok daha karmaşıktır. Tarihin hiçbir döneminde ezilen sınıflar, yalnızca mağduriyetlerinden güç alarak köklü bir dönüşüm gerçekleştirememiştir.
Orta Çağ köylü hareketleri bunun en açık örneğidir. Engels’in Alman Köylü Savaşı adlı eserinde gösterdiği üzere, köylülerin iktisadi ve toplumsal hoşnutsuzluğu siyasal bir dönüşüm yaratmaya tek başına yetmemiştir. Ayaklanmalar çoğu zaman Thomas Müntzer gibi radikal din adamlarının, heterodoks önderlerin, kentli unsurların veya mevcut düzenle çatışan başka toplumsal kesimlerin sağladığı düşünsel ve örgütsel öncülük sayesinde genişleyebilmiştir. Sınıf dışından gelen bu öncülük ihtiyacı, köylülerin/ezilenlerin örgütsel ve maddi güçsüzlüklerinin yanı sıra, içinde yaşadıkları düzenin düşünsel ve kültürel dünyası içinde biçimlendirilmiş olmalarından da kaynaklanmaktadır.
İnsanlar yaşadıkları düzene sadece ekonomik ilişkiler üzerinden değil; düşünme biçimleri, korkuları, arzuları, alışkanlıkları, gündelik refleksleri ve hayatı algılama tarzlarıyla da uyum sağlarlar.
Antonio Gramsci bu durumu “kültürel hegemonya” kavramıyla açıklar. Egemen sınıflar yalnızca ekonomiyi ve devleti kontrol etmekle kalmaz; aynı zamanda insanların neyi doğal, meşru, ahlaki ve kaçınılmaz göreceğini de belirlerler. Bu nedenle ezilenler, kendilerini ezen düzene salt korkuyla değil aynı zamanda o düzenin değerlerine inanarak da bağlanırlar.
Pierre Bourdieu ise bu sürecin insan bedenine ve gündelik hayata nasıl işlendiğini “habitus” kavramıyla anlatır. İnsan, doğduğu sınıfın dünyasını düşünsel kabullerin ötesinde; jestleriyle, diliyle, zevkleriyle, özgüven biçimiyle ve hayal kurma kapasitesiyle birlikte içselleştirir. Bu yüzden birçok insan zamanla yoksulluğa ve kendi sınırlarına alışır. Yapamayacağına, yükselemeyeceğine, yönetemeyeceğine, hatta başka bir hayatın mümkün olmadığına inanır.
Tam da bu nedenle ezilen sınıflar, tarih boyunca kendi çıkarlarını savunan yapılardan ziyade, çoğunlukla kendilerini yöneten ve baskı altında tutan güçlerin yanında hizalanmıştır.
Benzer bir durum işçi sınıfı için de geçerlidir. Sanayileşmeyle beraber ortaya çıkan işçi sınıfı, ekonomik sömürüye karşı ortak bir tutum geliştirmek yerine çoğu zaman milliyetçilik, mezhepçilik, kimlik siyaseti ve popülist söylemler etrafında şekillenen aidiyetlere yönelmiştir. “Bütün ülkelerin işçileri birleşin” çağrısının aksine ezilenler, çoğunlukla başka ülkelerin işçilerini, göçmenleri veya farklı kimlik gruplarından mağdurları düşman ve tehdit olarak algılamaktadırlar.
Yukarıda da ifade ettiğim gibi insanlar yalnızca sınıfsal çıkarlarına göre hareket etmezler. İçinde büyüdükleri kültürel dünya onların korkularını, öfkelerini, beklentilerini ve aidiyetlerini önceden biçimlendirir.
Bugün dünyanın birçok yerinde yabancı düşmanlığının, dışlayıcı milliyetçiliğin ve otoriter siyasetin en güçlü destekleyicilerinin genellikle toplumun kırılgan ve alt kesimleri arasından çıkması bu yüzden tesadüf değildir. Gramsci’nin söylediği gibi egemenlik yalnızca zorla değil, rıza üreterek de sürer ve Bourdieu’nün işaret ettiği gibi bu rıza yalnızca fikirlerde değil, gündelik hayatın en sıradan alışkanlıklarında bile yeniden üretilir.
Bu nedenle tarih boyunca devrimleri mağdurlar/ezilenler değil, ortaya çıkan yeni güç odakları/sınıflar gerçekleştirmiştir. Yeni bilgi biçimlerini, iletişim ağlarını, ekonomik araçları ve kültürel alanı kontrol eden sınıflar toplumsal dönüşümün başlıca taşıyıcıları olmuştur. Söz gelimi feodal düzenin çözülüşünü köylüler ve serflerden ziyade, ekonomik ve siyasal gücü ele geçiren burjuva sınıfı hızlandırmıştır. Benzer biçimde günümüzde kapitalist sisteme yönelik en güçlü eleştiriler de işçi sınıfından değil; küçük burjuva çevrelerden, aydınlardan ve eğitimli orta sınıflardan gelmektedir.
İnsanlar kendilerini kuşatan toplumsal ilişkileri aşmak yerine, zamanla onları içselleştirerek mevcut düzenin sadık birer üreticisine dönüşürler. Bu yüzden değişimin önündeki direnç, sadece egemen sınıflardan yükselmez. Statükoyu doğal, meşru ve değişmez bir kader gibi benimseyen ezilen kesimler de zamanla bu direnç duvarının en sağlam tuğlaları haline gelirler.
Böylece mağdurlar, hayatlarını değiştirecek/dönüştürecek yapılardan ziyade, mağduriyetlerini kalıcılaştıran; fakat kendilerini koruduğunu, temsil ettiğini ve onlar adına mücadele ettiğini ileri süren statükocu aktörlerin yanında yer alırlar. İlk yazıda da vurguladığım gibi, mağduriyet mazluma kendiliğinden ne güç ne de siyasal meşruiyet kazandırır; aksine, mazlumun susturulmuş sesinden doğan güç, çoğu zaman onun adına konuşanların iktidarına dönüşür.