Yeni devletin iki hedefi!
DEM Parti'yi barış vaadiyle ehlileştirmek, CHP'yi butlanla bölmek... Süreç başlatan ama sonuç üretmeyen çıkışların, iç siyaseti ve siyasi partileri "yeni devlet" eksenli yeniden dizayn eden ve sürece dâhil eden aktör; Devlet Bahçeli'dir. 1 Ekim 2024 öncesindeki bazı stratejik çıkışlarını bir kenara bırakırsak, özellikle Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde DEM Parti sıralarına giderek tokalaşmasıyla başlayan süreç, yeni dönemin sembolik başlangıcı ve ilk adımıdır.
Hemen ardından yaptığı grup konuşmasında Abdullah Öcalan'ın TBMM'ye gelip konuşmasını, "terörün bittiğini açıklamasını" ve "umut hakkından yararlanmasını" savunuyordu. Peki ne olmuştu?
Yıllarca Kürt halkının hak ve özgürlük mücadelesine karşı en sert politikaların uygulanmasını savunan, baskı ve tasfiye siyasetinin başlıca temsilcilerinden olan MHP ve Bahçeli neden bir anda "barış dili" kurmaya başlamıştı?
Gerçekten demokratik bir çözüm ve barış mı hedefleniyordu?
Bu sorunun cevabı; Türkiye iç siyasetinin yeniden şekillendirilmesinde, Ortadoğu'da süren büyük yeniden paylaşım mücadelesinde, Suriye'de yaşanan gelişmelerde ve emperyalist güçlerin bölgeyi yeniden dizayn etme hamlelerinde yatmaktadır.
İsrail'in Filistin ve Lübnan'a dönük saldırıları, İran'a yönelik kuşatma ve savaş politikaları, Suriye'de oluşan yeni denklem, Kürt siyasal ve askerî güçlerinin ulaştığı konum ve Büyük Ortadoğu Projesi'nin Türkiye ayağına dair oluşan kaygılar; yeni bir süreci zorunlu hâle getirdi.
Özellikle Suriye'de ABD ve İsrail etkisi altında şekillenen yeni tablo, Kürt siyasal hareketini hem uluslararası dengeler hem de tasfiye edilme korkusu nedeniyle Türkiye'deki iktidar blokuyla yeni bir ilişki arayışına itti. Böylece Bahçeli'nin uzattığı el, "barış umudu" olarak görüldü ve bu umut üzerinden süreç ilerletildi. Ancak süreç ilerledikçe ortaya çıkan tablo şudur: Bir grubun silah bırakmasına rağmen, sanki böyle bir şey olmamış gibi silah bırakma çağrıları büyüyor, siyasal hareket edilgenleşiyor; fakat sorunun çözümüne dair hiçbir somut, hukuki ve demokratik adım atılmıyor. Aradan yaklaşık 20 ay geçti. Bu süre boyunca Devlet Bahçeli onlarca açıklama yaptı. Her açıklama yeni beklentiler yarattı. DEM Parti ve Kürt siyasal hareketi bu açıklamaların büyük bölümüne olumlu yaklaştı, destek verdi ve süreci sahiplendi. Sonuç? Bir arpa boyu yol alınamadı.
Çünkü ortada gerçek bir demokratik çözüm iradesinden çok, Kürt siyasal alanını kontrol altında tutmaya dönük stratejik bir oyalama mekanizması var. Ne zaman Kürt siyasal hareketi homurdanmaya, rahatsızlık üretmeye başlasa, Bahçeli yeniden devreye giriyor. Yeni mesajlar veriyor, yeni umutlar dağıtıyor ve yeni beklentiler yaratıyor. Böylece DEM Parti yeniden bekleme pozisyonuna geçiyor. Bugün gelinen noktada artık görülmelidir ki Devlet Bahçeli'nin rolü yalnızca bir siyasi parti liderliği değildir. O, "yeni devlet"in kritik eşiklerde devreye giren, stratejik görevler üstlenen aktörüdür. Yeni Devlet, süreci kendi perspektifiyle yürüterek ilerliyor ve ilerleyecektir. Başta DEM Parti ve Kürt siyasal hareketi olmak üzere hiçbir yapı etkin ve belirleyici olamayacaktır.
Yeni devlet ve CHP
Yeni Devlet ciddi bir kriz yaşarken, ekonomik kriz toplumsal yapıyı çöküş noktasına getirmişken, 31 Mart seçimleri iktidarın sandıkta yenilebileceğini göstermişken ve Cumhuriyet Halk Partisi ilk kez geniş toplum kesimleri açısından gerçek bir alternatif hâline gelmişken; başta CHP ve tüm muhalefetin temel görevi ekonomik krizi siyasi krize dönüştürerek iktidar almaktır.
Fakat başta CHP ve DEM Parti olmak üzere muhalefetin iktidar perspektifi olmadığı için 24 yıldır süren bir iktidarla karşı karşıyayız.
Yaşanan devasa kriz süreçlerinde bölünen ve parçalanan iktidar olması gerekirken, edilgenleşen DEM Parti ve bölünen CHP olmaktadır.
Devletin bütün kurumlarında çürüme, hukuksuzluk ve yozlaşma derinleşmiştir.
Böylesi tarihsel kriz dönemlerinde iktidarların temel refleksi; iç sorunları çözme yetisini kaybettiğinden dolayı, yeni düşmanlar yaratarak toplumu konsolide etmeyi tercih ediyprlar.
Geçmişten günümüze iç ve dış düşmanlar sırasıyla Ruslar, Rumlar, Ermeniler, Aleviler, sosyalistler, devrimciler ve Kürtler oldu.
Şimdi ise yeni hedef ve düşman Cumhuriyet Halk Partisi'dir.
Bu nedenle CHP yalnızca siyasal rekabetin değil, çok yönlü bir devlet operasyonunun hedefi hâline getirilmiştir. CHP; ilçe başkanlıklarında, il başkanlıklarında, Parti Meclisinde, milletvekilliklerinde ve belediye başkanlıklarında ağırlıklı olarak sağcı ve piyasacı figürleri tercih ederek yozlaşmanın önünü açtı ve büyüttü. Doğal olarak sağ partilerden devşirilen belediye başkanları ve politik olmayan kadrolar, yerel yönetimlerdeki sapma ve çürümeyi göremedi ve çözüm üretemedi. Hamaset üzerinden sürekli öteleyerek bu çürümenin boyutlarını gizledi. İktidara karşı mücadele tüm toplumu ve mücadele alanlarını içine alarak ve sürece dahil edilerek aktif pasif direnişler, üretimden ve tüketimden gelen gücümüzü doğru kullanmak gerekirken, tek eylem üzerinden mitinglerle yetinildi. Diğer yanıyla toptancı bir savunuyla yozlaşmış ve çürümüş belediye başkanları sahiplenildi. İktidar, belediyeleri 2019'dan itibaren izledi; tekil şahıslar üzerinden başlayan süreçleri büyüterek partiyi teslim alma ve iktidardan düşürme stratejisinin parçası hâline getirdi.
Belediyeler üzerinden yürütülen kuşatmalar, tutuklamalar, yargı baskısı ve itibarsızlaştırma kampanyaları bunun parçalarıdır.
Belediyeler üzerinden yürütülen, daha sonra partiye sıçrayan ve butlanla sonuçlanan operasyona esas katkı, bilgi ve belge butlancılar tarafından verildi. Ve tam bu noktada yine Devlet Bahçeli devreye girmektedir. Bir yandan operasyonlar sürerken diğer yandan itidal çağrıları yapmaktadır.
Bir yandan partiye yönelik baskılar büyürken, diğer yandan "103 yıllık çınara butlan olmaz" demektedir. "Bir an önce mahkemeye çıkarılmalıdırlar ve TRT canlı yayınlasın" diyor; diğer yandan operasyonlara aleni destek veriyor. Tıpkı Kürt sorununda olduğu gibi CHP yönetimi de bu açıklamalar üzerinden beklentiye sokulmakta, rehavete itilmekte ve mücadele refleksi zayıflatılmaktadır. "Ahmetler göreve, Demirtaşlar evine" çıkışlarıyla umut dağıtılıyor; fakat hiçbir somut sonuç üretilmiyor.Hâlâ Erdoğan ve Bahçeli arasında bir çatışma olduğu varsayımı üzerinden apolitik tespitler yapılarak Bahçeli kutsanmaktadır. Oysa Cumhur İttifakı'ndan Yeni Devlet'e uzanan süreçte yapısal görev dağılımı oldukça somuttur. Erdoğan'ın "son karar mercii" ve "korunaklı aktör" olarak konumlandırılması, devlet yönetimi ve yürütmenin doğasıyla doğrudan ilgilidir. Bu nedenle Erdoğan, iç siyasetin günlük yıpratıcı polemiklerinden ve yüksek riskli çıkışlarından mümkün olduğunca izole edilmektedir. Geçmiş çözüm sürecinde yürütmenin doğrudan görev üstlenmesi ve sonrasında ortaya çıkan güvenlik ve siyasi maliyetlerden çıkarılan dersler doğrultusunda stratejik bir tercih yapılmış; Erdoğan korunaklı alanda tutulan ve son kararı veren aktör olarak konumlandırılmıştır.
Devlet Bahçeli ve MHP'nin üstlendiği rol ise öncü ve sınır çizici niteliktedir. Bu rol, ittifakın ideolojik sınırlarını korumanın yanı sıra siyasi alanı biçimlendirme işlevi de görmektedir.
Bahçeli; paratoner ve sınır testi işleviyle, siyasi riski yüksek olan, kamuoyunun nabzını ölçen veya muhalefeti (DEM Parti, CHP vb.) baskılamayı amaçlayan hamleleri ilk dillendiren aktör konumundadır. Bu durum, olası bir başarısızlık veya ters tepme hâlinde ana yürütme mekanizmasının, yani Erdoğan'ın, doğrudan zarar görmesini engellemektedir.
Kontrollü dengeleme taktiğiyle muhalefet aktörlerine yönelik sert çıkışlar, yargısal ve kurumsal adımların fikrî altyapısının hazırlanması ve siyasi alanın sınırlarının çizilmesi büyük ölçüde Bahçeli üzerinden yürütülmektedir. Terörle mücadele, dış politika ekseni, devlet yapısının yeniden organizasyonu ve iktidarın sürekliliğini riske edecek muhalif partilerin tasfiyesi gibi temel stratejik başlıklarda Erdoğan ve Bahçeli'nin bağımsız ya da çelişkili hareket ettiği düşüncesi bir yanılsamadır. Yeni Devlet sistemi, iki partinin bürokrasi ve yargıda yapısal bir entegrasyon sağlamasını zorunlu kılmıştır. Dolayısıyla kamuoyuna yansıyan bazı söylem farklılıkları veya zamanlama ayrımları, bir çatışmadan ziyade farklı sosyolojileri; seküler milliyetçileri, muhafazakârları ve devletçi refleksleri aynı çatı altında tutmaya yönelik bir siyasi konsolidasyon taktiği olarak değerlendirilmelidir.

Bahçeli'nin söyledikleri...
Özetle; bu okuma, ittifakı kişisel veya konjonktürel bir pazarlık masası olarak değil, kurumsal ve rasyonel bir devlet stratejisi olarak ele almaktadır. Bu stratejide her iki aktör de kendi siyasi doğalarına uygun roller üstlenmektedir. Erdoğan pragmatizmi ve kitle siyasetiyle, Bahçeli ise devlet merkezli ve ideolojik çizgiyi koruyan yönüyle bu yapının tamamlayıcı unsurlarıdır.
Nitekim Bahçeli'nin 27 Mayıs 2026 tarihinde Türkgün Gazetesi'ne verdiği röportaj da bu rolü açık biçimde ortaya koymaktadır.
Röportajın başlığı bile tek başına yeterlidir:
"Türkiye'nin güçlü bir muhalefete, uzlaşmacı partilere ihtiyacı var."
Bu cümle aslında açık bir siyasal çerçevedir:
İktidar olmayacaksınız.
Sistemin sınırlarını zorlamayacaksınız.
Uzlaşmacı muhalefet partileri olacaksınız.
Ve bununla da yetinilmemektedir.
CHP'nin nasıl davranacağına, hangi çizgide duracağına, hatta genel başkanının kim olması gerektiğine kadar doğrudan siyasal istikamet verilmektedir.
Buna rağmen hâlâ Erdoğan-Bahçeli arasında esaslı bir çatışma arayanlar, Kürt sorununda 1 Ekim 2024'ten bugüne söylenenlerle yaşananları yan yana koymalıdır.
CHP yöneticileri de belediyeler üzerinden başlayan tasfiye operasyonlarından bugüne kadar Bahçeli'nin söyledikleriyle yaşanan gerçekliği karşılaştırmalıdır.
Devlet Bahçeli esas tehlikeyi örgütleyen aktördür.
Ondan medet ummak en büyük hata olacağı gibi, şimdiye kadar hiçbir sonuç üretmeyen ve üretmeyeceği görülen Yargıtay, Yüksek Seçim Kurulu, kurultay süreçleri ve benzeri çıkışsız yolları denemek de halkın biriken öfkesini boşa harcamaktan başka bir sonuç doğurmayacaktır. Başta CHP, DEM Parti, diğer siyasi partiler ve demokrasi güçleri olmak üzere herkes, bugüne kadar yaşananları yeniden değerlendirmek ve kapsamlı bir siyasal muhasebe yapmak zorundadır.
Çünkü gelinen nokta, sıradan bir iktidar-muhalefet ilişkisiyle açıklanamayacak kadar farklı bir siyasal tabloyu ortaya çıkarmaktadır. Karşı karşıya olduğumuz yapı; seçimlerin varlığını koruduğu, ancak siyasal alanın giderek daha fazla denetim altına alındığı, muhalefetin sınırlarının yeniden çizildiği ve iktidarın sürekliliğinin devlet aygıtı aracılığıyla güvence altına alınmaya çalışıldığı bir yönetim modelidir. Bu nedenle gelinen nokta, "Yeni Devlet" olarak adlandırılan ve seçilmiş monarşik özellikler taşıyan bir siyasal sistemin inşa süreci olarak değerlendirilmelidir.
Bugüne kadar izlenen mücadele yöntemleriyle iktidarın temel politikalarına engel olunamamış, siyasal alanın daraltılması durdurulamamış ve toplumsal muhalefet kalıcı bir güç hâline dönüştürülememiştir.
Önümüzde tarihsel bir eşik bulunmaktadır.
Başta DEM Parti ve CHP olmak üzere demokratik bir Türkiye düşleyen bütün siyasal yapılar ve toplumsal güçler artık bir tercih yapmak zorundadır.
Ya beklenti siyaseti içerisinde oyalanmaya devam edecek, birbirinden kopuk ve parçalı yapılar hâlinde Yeni Devlet'in çizdiği sınırlar içine çekileceğiz;
ya da halkın gerçek sorunlarından, emekten, özgürlük talebinden, adalet arayışından ve demokrasi mücadelesinden beslenen yeni bir siyasal mücadele hattı kuracağız.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; kapalı kapılar ardındaki pazarlıklar, kişilere bağlanan umutlar veya devlet içindeki dengelerden medet ummak değildir.

Halka çok iş düşüyor
İhtiyaç duyulan şey, toplumun farklı kesimlerini ortak demokratik hedefler etrafında buluşturacak Birleşik, Radikal, Barışçıl ve Demokratik bir Halk Hareketi'nin yaratılmasıdır.
Barışı yalnızca silahların susması olarak değil; eşit yurttaşlık, özgürlük, emek, adalet ve halk egemenliği temelinde yeniden tanımlayan güçlü bir toplumsal mücadele hattına ihtiyaç vardır.
Çünkü tarih göstermiştir ki hiçbir halk örgütlü mücadele olmadan özgürleşemez.
Hiçbir toplum bedel ödemeden demokratikleşemez.
Kürt ve Türk halkları bu ülkenin demokratikleşmesi için ağır bedeller ödemiştir. Bugün yapılması gereken, ödenen bedelleri anlamlı kılacak ortak bir demokratik gelecek mücadelesini büyütmektir.
Ve hiçbir iktidar, kendiliğinden geri çekilmez.
Bu nedenle bugün görev; korkuyu değil cesareti, teslimiyeti değil mücadeleyi, parçalanmayı değil birleşik halk iradesini büyütmektir.
Ya Yeni Devlet'in çizdiği sınırlar içerisinde edilgenleşecek ve yönetilenler olmaya razı olacağız;
ya da yeni bir Birleşik, Radikal, Barışçıl ve Demokratik Halk Hareketi yaratarak ülkenin geleceğine yeniden müdahil olacağız.
Ortak mücadelenin hayat bulması için, Devlet Bahçeli eksenli beklenti siyasetinden kopulmalı ve ilk adım gecikmeden atılmalıdır.
Şimdi tercih yapma zamanıdır.
Şimdi ilk adımı atma zamanıdır.