Sıfırlar geri mi geliyor?
Paradan sıfır attık, zihniyetten atabildik mi? 2005 yılında Türk Lirası’ndan altı sıfır atılması, Türkiye ekonomisi açısından önemli bir dönüm noktasıydı. Bu adım sadece teknik bir düzenleme değil; aynı zamanda ekonomik disiplinin sağlanması ve güven ortamının yeniden tesis edilmesi adına güçlü bir iradenin göstergesiydi. Aradan geçen yılların ardından bugün şu soruyu sormak kaçınılmaz hale geldi: Gerçekten sadece sıfırları mı attık, yoksa sistemi de değiştirebildik mi? 2005 yılına baktığımızda tablo oldukça nettir. Dolar kuru yaklaşık 1,30 TL seviyesindeydi. Net asgari ücret 350 TL civarındaydı ve bu da yaklaşık 269 dolarlık bir alım gücüne denk geliyordu. Ekonomik göstergeler daha kontrollü ve öngörülebilir bir yapı sergiliyordu.
Bugün ise tablo belirgin şekilde değişmiş durumda. Dolar yaklaşık 45 TL, Euro ise 53 TL seviyelerinde. Bu değişim sadece döviz kurlarında değil, hayatın her alanında hissediliyor.
Nitekim 2005 yılında; 200 gram ekmek 15 kuruş ile 35 kuruş arasında satılırken, kırmızı etin kilogram fiyatı yaklaşık 8 TL idi. Bugün ise aynı ekmek yaklaşık 15 TL’ye ulaşmış durumda. Et fiyatları ise çok daha yüksek seviyelerde. Bu tablo, alım gücündeki değişimin en somut göstergesidir. Ancak mesele sadece fiyat artışı değildir. Sorun rakamlarda değil, sistemdedir.
Üretim dengesi, mali disiplin ve kaynak yönetimi sağlanmadan kalıcı bir istikrar mümkün değildir. Sıfır atmak kolaydır; ancak sistemi güçlendirmek uzun vadeli ve zor bir süreçtir. Bugün yaşanan tabloya baktığımızda, ekonomik tercihlerimizin de bu süreci doğrudan etkilediğini görüyoruz. Üretim, bilgi, Ar-Ge ve teknoloji yatırımları yerine uzun yıllar boyunca ağırlıklı olarak inşaat odaklı bir büyüme modelinin tercih edilmesi, kaynakların verimli alanlara yönlendirilmesini engellemiştir.
Bu süreçte oluşan rant yapısı, lüks ve gösteriş odaklı harcamaları artırmış; üretim temelli ekonomik yapı zayıflamıştır. Türk Lirası’nın değer kaybının temel nedenlerinden biri de budur. İleri düzey mühendislik gerektiren zemin güçlendirme projeleri yöneten bir mühendis olarak sahada gördüğüm gerçek ise çok nettir: Ekonomik sorunlar sadece finansal değildir. Bu aynı zamanda bir planlama problemidir.
Kaynaklar doğru planlanmadığında, üretim yerine kısa vadeli kazanç odaklı alanlara yönlendirildiğinde; ekonomik sürdürülebilirlik zayıflar, kaynak verimliliği düşer, ve para birimi üzerindeki baskı artar. Bu nedenle Türkiye’nin artık kapsamlı bir yapısal reform sürecine girmesi gerekmektedir. Ekonomik güvenin temeli hukuktur. Yargı bağımsızlığı güçlenmeli, hukukun üstünlüğü tartışmasız şekilde uygulanmalı ve alınan kararlar eksiksiz hayata geçirilmelidir.
Aynı şekilde kamu kaynakları şeffaf, denetime açık ve liyakat sahibi kadrolar tarafından yönetilmelidir. Kamu yönetiminde ehliyet esas alınmalı, eğitim sistemi ise nicelik değil nitelik odaklı yeniden ele alınmalıdır.
Ekonomide rekabet güçlendirilmeli, tekelleşmenin önüne geçilmelidir. Büyük ölçekli projeler ise mutlaka kamu yararı ve mali sürdürülebilirlik açısından değerlendirilmelidir. Sonuç olarak; Türk Lirası’ndan sıfır atılması önemli bir adımdı. Ancak bugün gelinen noktada, atılan sıfırların bir kısmının fiilen geri geldiği açıktır. Eğer mevcut gidişat bu şekilde devam ederse, önümüzdeki yıllarda daha büyük ekonomik kırılmalarla karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz olabilir. Bu nedenle artık günü kurtaran değil, sistemi güçlendiren adımlar atılmalıdır.
Gerçek çözüm, rakamlarla değil, yapıyla ilgilidir.
Türkiye’nin güçlü bir ekonomik yapıya kavuşması; üretim odaklı sanayi politikaları,
bilim ve teknoloji yatırımları, ve planlı altyapı gelişimi ile mümkündür.
Unutulmamalıdır ki;
bu dönüşüm, mühendislik aklıyla, veriyle ve uzun vadeli planlamayla gerçekleşir.
Bir sonraki yazıda…
İstanbul büyümeye devam ediyor.
Peki bu büyüme kontrol altına alınmazsa ne olur?
İstanbul büyümeye devam ederse, Türkiye ne kaybeder?