Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Parçalı bulutlu
5°
Ara

Yenişehir projesinin üç çarpanı: Su, ekoloji, fiyat

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:
Yenişehir projesinin üç çarpanı: Su, ekoloji, fiyat

Son dönemde Arnavutköy, dev bir şantiyeye dönüşmüş durumda. Burada gerçekleştirilen projenin ismi de “Yenişehir”. Söz konusu alanın yaklaşık 337 kilometrekarelik bir alanı kapsadığını düşünürsek proje, ismiyle oldukça müsemma… 

Kentin kuzeyinde yeni bir şehir kurma fikrinin kendisi elbette yabancı değil, İstanbul, tarih boyunca eşiklerini aşarak büyüdü. Ama bugünkü fark, Arnavutköy’de gelişen Yenişehir projesinin büyümenin yönünün su havzalarının ve ekolojik koridorların tam üzerine basıyor olması… Yıllarca tarım ve hayvancılıkla anılan bu bölge, şu anda dev bir şantiyeye dönüşmüş hâlde. 

İstanbul’un kuzeyi, kentin yalnızca güzel manzarası değil suyu, toprağı ve iklimi ayakta tutan temel altyapısı. Tam da bu yüzden kuzeyde kurulan “Yenişehir” fikri bir konut hamlesinden daha fazlası ve de İstanbul’un yaşam destek sistemine yapılmış büyük bir müdahale aynı zamanda... Üstelik bu müdahale görüldüğü üzere Kanal İstanbul kurgusuyla örtüşen şekilde ilerliyor. Yani mesele yalnızca “yeni bir yerleşim” değil, yeni bir büyüme yönü, yeni bir piyasa dili ve yeni bir ekolojik risk haritası demek.

Yenişehir, sadece bir yerleşim alanı değil İstanbul’un su rejimini, ekolojik eşiklerini ve kent ekonomisinin yönünü birlikte yeniden tanımlayan bir karar seti. Bu yüzden konuya “proje iyi mi kötü mü” ikiliğinden çıkıp daha somut bir yerden bakmak gerektiğini düşünüyorum. Bu yeni kent parçası hangi kaynakları kullanıyor, hangi riskleri büyütüyor, hangi bedelleri görünmez kılıyor?

Yakından bakınca üç katman öne çıkıyor: su güvenliği, ekolojik parçalanma ve fiyat mekanizması.

Birincisi su. Kuzey hattında yapılacak her yoğunlaşma, zaten iklim kriziyle zorlanan su yönetimini daha kırılgan hale getiriyor. “Telafi ederiz” yaklaşımı kulağa güven verici gelmiyor. Çünkü su kaynakları yer değiştiren bir parça gibi çalışmıyor. Havza, topografya, yeraltı suyu ve kullanım talebi birbirine bağlı. Sazlıdere Barajı ve Terkos Gölü etrafındaki tartışmaların temelinde de bu var. Etkiyi sıfırlamak gerçekten zor, bu sebeple belirsizliği nasıl yönettiğimiz son derece önemli…

İkincisi ekoloji. Yenişehir ölçeğinde bir yapılaşma, ormanı azaltmakla kalmıyor; habitatları bölüyor, koridorları kesiyor, mikro iklimi değiştiriyor. Kentsel ısı adası, artan enerji tüketimi, sert zeminlerin büyümesi ve yağışın toprağa sızma kapasitesinin düşmesi… Bunlar ayrı ayrı başlıklar gibi görünse de aynı zincirin halkaları. Kuzeydeki dönüşüm, İstanbul’un nefes alan kısmını daha pahalı ve daha kırılgan bir sisteme çevirme riski taşıyor.

Üçüncüsü fiyatlar. Plan kararları sadece mekânı değil, beklentiyi de tasarlıyor. Kanal İstanbul bağlantısı olan bir “Yenişehir” ilanı, henüz kazma vurulmadan bile arsa ve konut değerlerini hareketlendirir. Arnavutköy ve çevresinde görülen dalgalanmanın önemli kısmı, fiili dönüşümden çok geleceğin satılmasıyla ilgili. Bu, kente kaynak yaratabilir ama aynı zamanda spekülasyonu büyütür, eşitsizliği derinleştirir ve kamusal faydayı görünmez kılabilir.

Kent ekonomisi açısından bakarsak da emlak değerlenmesi, tek başına bir kalkınma göstergesi değil. Değer artışı, kamuya geri dönen bir mekanizma (altyapı finansmanı, sosyal konut, kamusal açık alan, su havzası koruma bütçesi) kurmadığınızda, daha çok eşitsizlik üretebilir. Bu yüzden şu soruları sormalıyız: Kimin için yeni bir şehir? Kimin suyu pahasına? Kimin toprağı üzerinden?

Sonuçta kuzeyde kurulan Yenişehir, İstanbul’un büyüme iştahını veya potansiyelini değil, su, iklim ve ekoloji sınırlarını önceleyen bir planlama etiğini test ediyor. İstanbul, kuzeyde büyürken suyu, ekolojiyi ve kamusal dengeyi gerçekten önceleyebiliyor mu? 

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *