Zamanın tozunu yutan taş: Çemberlitaş
İstanbul’da, her gün binlerce insanın adımlarını hızlandırarak geçtiği, tramvay seslerinin motor gürültülerine karıştığı o kalabalık meydanda, zamanı bizzat sırtlamış bir anıt yükselir. Çemberlitaş. Çoğumuz için sadece bir tramvay durağının adı ya da altından geçip gittiğimiz eski bir taş sütundur o. Oysa o taşın çatlaklarında, Roma’nın ihtişamı, Bizans’ın gözyaşları ve Osmanlı’nın zarafeti gizlidir.
Bugün modern dünyanın koşturmacasında soluk bir dekor gibi duran Çemberlitaş, MS 330 yılında İmparator I. Konstantin tarafından İstanbul’un (o zamanki adıyla Nova Roma’nın) başkent oluşunu kutlamak için dikilmişti.
Roma’daki Apollon Tapınağı’ndan sökülüp getirilen bu porfir sütun, dünün dünyasında yeryüzünün merkeziydi. Üzerinde ilk inşa edildiğinde parıldayan Apollon heykeli, sadece güneşi değil, yeni bir imparatorluğun doğuşunu selamlıyordu. Forum Konstantini adı verilen o devasa oval meydanın kalbiydi o. Altındaki gizli odada ise, Hristiyanlık inanışına göre Hz. İsa’nın çarmıha gerildiği haçın parçalarından tutun da Nuh’un gemisinden kalan parçalara kadar, antik dünyanın en kutsal emanetlerinin gömülü olduğu rivayet edilirdi. Yani o, sadece bir taş değil; gökle yer, kutsalla dünyevi arasında bir köprüydü.
Zaman acımasız davrandı Çemberlitaş’a. Kasırgalar heykelini yıktı, depremler gövdesini sarstı, Bizans’ın son dönemindeki haçlı istilaları ve yangınlar rengini soldurdu. Osmanlı dönemine geldiğimizde ise o artık "yanık bir sütun"du. Sultan II. Mustafa dönemi yangınlarından sonra sütun o kadar zarar gördü ki, dağılıp yıkılmasın diye etrafı demir çemberlerle sarıldı. İşte tam o an, dünün Apollon Sütunu, bugünün "Çemberlitaş"ı oldu. Osmanlı onu yıkıp yerine yenisini yapmak yerine, yaralarını demir sargılarla sararak ona yeni bir kimlik, yeni bir hayat verdi.
Bugün Çemberlitaş’ın önünde durup yukarı doğru baktığınızda, insan yapımı bir yapının zamana karşı verdiği o inatçı direnişi görürsünüz. Etrafındaki kafeler, dükkanlar, ellerinde telefonlarıyla koşturan turistler ve her birkaç dakikada bir çan çalarak geçen tramvaylar... Modern hayat, Çemberlitaş’ın ayakları dibinde adeta bir nehir gibi akıyor. Çoğu insan kafasını kaldırıp bu yaşlı dosta bakmıyor bile. Oysa o, 1700 yıldır aynı noktada durarak Roma’nın fermanlarını da duydu, Bizans’ın çöküşünü de gördü, Fatih’in şehre girişini de...
Çemberlitaş’ın dünü bir cihan imparatorluğunun gövde gösterisiyken, bugünü ise metropol hayatının keşmekşeşinde bir hafıza tazeleme noktasıdır. O, İstanbul’un sadece üst üste yığılmış taşlardan ibaret olmadığının, bu şehrin sokaklarında yürürken aslında tarihin katmanları arasında gezindiğimizin en somut kanıtıdır.
Bir dahaki sefere yolunuz oraya düştüğünde, tramvayı kaçırma pahasına da olsa birkaç saniye durun. Kulaklarınızı şehrin gürültüsüne kapatın ve o demir çemberli taşa bakın. Çünkü o taş konuşabilseydi, size bugün çok büyüttüğümüz dertlerin, üzerinden geçen asırlar yanında ne kadar küçük kaldığını fısıldardı.