Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Parçalı bulutlu
15°
Ara

Adalet yoksa sen yoksun!

YAYINLAMA:
Adalet yoksa sen yoksun!

Ne oldu da dünyamız bu kadar kirlendi, insanlar bu kadar değişti?

Yoksa biz insanlar zaten kötüydük de tertemiz dünyayı kirleten yine kendimiz mi olduk?

Bu kadar hırsız, bu kadar hain, bu kadar kötü niyetli insan nereden çıktı? Nasıl oldu da bu kadar çoğaldılar?

Daha fazla para kazanmak, daha güçlü olmak ve daha yüksek makamlara ulaşmak uğruna yaşadığı topluma, ülkesine, hatta kendi geleceğine zarar verebilen insanlar nasıl bu hâle geldi?

Ahlaktan söz edip ahlaksızlığı yaşam biçimine dönüştürenler, dürüstlük nutukları atıp başkalarının hakkına göz dikenler nasıl bu kadar rahat hareket edebiliyor?

Üstelik bütün bunları yaparken sistemin içinde nasıl saklanabiliyor, zaman zaman nasıl korunabiliyorlar?

Siyasetçiler ekranların karşısında birbirlerine en ağır sözleri söylerken ortak bir çıkar söz konusu olduğunda nasıl oluyor da bir anda can ciğer kuzu sarmasına dönüşebiliyorlar?

Örnek mi istiyorsunuz?

Her gün ekranlarda, gazetelerde, sosyal medyada karşımıza çıkıyorlar. Kendilerini bize zaten unutturmuyorlar.

Peki, onları o makamlara taşıyan kim?

Yine bizleriz!

Halkın haberi olmadan kurulan ilişkiler, paylaşılan çıkarlar ve elde edilen haksız kazançlar çoğu zaman ancak taraflar arasında anlaşmazlık çıktığında gün yüzüne çıkıyor.

Yani bizler, bazı gerçekleri ancak çıkar ortaklıkları bozulduğunda öğrenebiliyoruz.

Birileri dernekleri, birileri siyasi partileri, birileri şirketleri, birileri de çeşitli örgütlenmeleri kendi çıkarlarına alet edebiliyor.

Elbette bütün dernekleri, partileri veya şirketleri aynı kefeye koyamayız. Ancak iyi niyetle kurulmuş yapıların bile kötü niyetli kişiler tarafından kullanılabilmesi, üzerinde düşünülmesi gereken ciddi bir sorun.

Velhasıl, toplumun önünde büyük bir ahlak meselesi var.

GÜÇLÜ OL, ZENGİN OL; GERİSİ ÖNEMSİZ!

Giderek yaygınlaştığını düşündüğüm tehlikeli bir anlayış var:

“Ne pahasına olursa olsun güçlü ve zengin olmalıyım!”

Çünkü toplumun bir kesiminde şöyle bir algı oluşmuş durumda:

Güçlüysen sana bir şey olmaz!

Paran varsa kapılar açılır!

Makamın varsa hesap vermekten kurtulursun!

Başına bir iş gelirse de gücünü ve bağlantılarını kullanır, yoluna devam edersin.

İşte asıl tehlike, bu anlayışın normalleşmesidir.

Çünkü insanların hukuka ve adalete güveni sarsıldığında dürüst yaşamanın değil, güçlü olmanın önemli olduğu düşüncesi yaygınlaşır.

Böyle bir düzende haklı olmak yetmez; hakkını arayabilecek güce de sahip olman beklenir.

Oysa hukuk devletinin varlık nedeni tam da bunun önüne geçmektir.

Cumhuriyet, demokrasi, hak, hukuk ve adalet kavramları yalnızca anayasalarda, kanunlarda veya siyasi konuşmalarda yer almak için oluşturulmadı.

Bu değerlerin asıl amacı, güçlü karşısında güçsüzü de korumaktır.

Adalet, zenginin de yoksulun da aynı hukuk düzeni içinde eşit muamele görmesini sağlamalıdır.

Peki, bugün toplumun her kesimi buna inanabiliyor mu?

Asıl sormamız gereken soru budur.

ADALETİN PARTİSİ OLMAZ!

Siz hiç güçlü birinin gerçekten hesap verdiğini, yaptığı yanlışın karşılığını gördüğünü düşündünüz mü?

Elbette hesap verenler de var.

Ancak mesele birkaç kişinin cezalandırılması değil, herkesin aynı kurallara tabi olduğuna toplumun inanmasıdır.

Bir siyasetçi, bir iş insanı veya bir kamu görevlisi hakkında ortaya çıkan iddialar değerlendirilirken kişinin kimliğine, makamına ya da siyasi bağlantılarına göre farklı ölçüler kullanılmamalıdır.

Suç işleyen kim olursa olsun hukuk önünde hesap vermeli; hakkında yalnızca iddia bulunan kişi de peşinen suçlu ilan edilmemelidir.

Çünkü adalet yalnızca cezalandırmak değildir.

Adalet, suçlu ile suçsuzu birbirinden ayırabilmektir.

Ne yazık ki toplum olarak en büyük sorunlarımızdan biri, adaleti bile tuttuğumuz tarafa göre değerlendirmemiz.

Bizim desteklediğimiz partiden biri yanlış yaptığında savunacak gerekçeler arıyoruz.

Karşı taraftan biri aynı yanlışı yaptığında ise en ağır cezayı istiyoruz.

Oysa yanlış, kimin yaptığına göre değişmez.

Haksızlık, hangi siyasi görüşten gelirse gelsin haksızlıktır.

Kul hakkı, kimin tarafından yenirse yensin kul hakkıdır.

BİZİ BİRBİRİMİZDEN KİM AYIRIYOR?

İnsanlık tarihi, güç ve çıkar mücadeleleriyle dolu.

Kutsal metinlerde anlatılan Habil ile Kabil kıssasından günümüze kadar insanlar mal, makam, iktidar ve üstünlük uğruna birbirleriyle mücadele etti.

Kimi zaman güçlü olan kazandı, kimi zaman haklı olan.

Ancak insanlığın hâlâ cevap aradığı temel soru değişmedi:

Güçlü olmak mı haklı olmak demektir, yoksa haklı olmak mı gerçek güçtür?

Bana göre gerçek güç halkın kendisidir.

Ama halk bu gücün farkında mı?

İşte tartışılması gereken meselelerden biri de bu.

Hepimiz aynı toplumda yaşıyoruz ama olaylara farklı pencerelerden bakıyoruz.

Siyasi tercihlerimiz, inançlarımız, dünya görüşlerimiz ve değer yargılarımız farklı olabiliyor.

Bu farklılıklar son derece doğal.

Doğal olmayan, farklılıklarımızın bizi birbirimize düşman hâline getirmesi.

Birimiz din üzerinden, birimiz milliyetçilik üzerinden, birimiz Atatürkçülük üzerinden kendimizi tanımlıyoruz.

Oysa bu değerlerin hiçbiri adaletsizliği savunmamızı gerektirmez.

İnançlı olmak da milliyetçi olmak da Atatürkçü olmak da dürüstlüğe, hukuka ve kul hakkına saygı göstermeye engel değildir.

Tam tersine, farklı düşüncelere sahip insanların adalet konusunda ortaklaşabilmesi gerekir.

Çünkü hepimizin ihtiyacı olan şey aynı:

Herkese eşit uygulanan hukuk, güvenilir kurumlar ve adil bir düzen.

BÖL, PARÇALA, YÖNET!

Toplum birbirine düşman oldukça bundan yararlananlar da olacaktır.

İnsanların ortak sorunlar yerine birbirleriyle uğraşması, hesap vermek istemeyen güç odaklarının işini kolaylaştırır.

Bir tarafta geçim sıkıntısı, işsizlik, yoksulluk ve adaletsizlik konuşulurken diğer tarafta insanlar siyasi kimlikleri üzerinden birbirleriyle kavga ediyor.

Oysa farklı partilere oy veren vatandaşların önemli bir bölümü aynı ekonomik ve toplumsal sorunlarla karşı karşıya.

Aynı pazardan alışveriş yapıyorlar.

Aynı hastanelere gidiyorlar.

Aynı adliyelerde hak arıyorlar.

Çocuklarının geleceği için aynı kaygıları taşıyorlar.

Ama birbirlerini dinlemek yerine birbirlerine öfkeleniyorlar.

Böyle olunca da asıl sorunlar ikinci plana düşüyor.

“Böl, parçala, yönet!” anlayışının etkili olabilmesi için insanların ortak çıkarlarını unutması yeterlidir.

Bu nedenle adalet talebini siyasi kimliklerin üzerinde tutmak zorundayız.

TARİHTEN DERS ALIYOR MUYUZ?

Peki, otoriter yönetimler nasıl güçlenir?

Halkın iradesini sınırlayan sistemler nasıl ayakta kalır?

Toplumlar hangi koşullarda özgürlüklerini ve haklarını kaybetmeye başlar?

Bu soruların cevaplarını bulmak için tarihe bakmak gerekir.

Çünkü tarih yalnızca geçmişte yaşanan olayların toplamı değildir.

Aynı zamanda bugünü anlamamızı sağlayan önemli bir öğretmendir.

Geçmişte yaşanan haksızlıkları, baskıları ve toplumsal ayrışmaları doğru okuyabilirsek aynı hataları tekrarlamamak için daha güçlü bir irade ortaya koyabiliriz.

Ancak bunun için önce kendi yanlışlarımızla yüzleşmemiz gerekiyor.

Sadece başkalarını eleştirerek daha adil bir toplum kuramayız.

Kendi tarafımızın yanlışlarına da aynı cesaretle karşı çıkabilmeliyiz.

ADALETSİZLİĞE SESSİZ KALMA!

Dünyayı kirletenlere, insanları birbirine düşürenlere, başkalarının hakkını ve emeğini gasp edenlere karşı sessiz kalırsak bu düzenin sürmesine farkında olmadan katkıda bulunuruz.

Yanlış yapanı yalnızca bizim partimizden, bizim çevremizden veya bizim düşüncemizden olduğu için savunursak adalet talebimizi kendi ellerimizle zayıflatırız.

Siyaseti halka hizmet etmek yerine kişisel çıkar sağlama aracı olarak görenleri sorgulamak zorundayız.

Görevini kötüye kullanan kamu görevlilerinden hesap sorulmasını istemeliyiz.

Yoksulun, garibanın, yetimin hakkına el uzatan kim olursa olsun karşısında durmalıyız.

Bunları yaparken de hukuku ve masumiyet karinesini unutmamalıyız.

Hiç kimse farklı düşündüğü için suçlu değildir.

Hiç kimse güçlü olduğu için de hukukun üzerinde değildir.

Unutmayalım:

Bir toplumda adalet yoksa hiç kimse gerçekten güvende değildir.

Bugün başkasına yapılan haksızlığa sessiz kalırsak yarın aynı haksızlık bizim kapımızı çaldığında sesimizi duyuracak kimseyi bulamayabiliriz.

Allah hepimizi kul hakkı yemekten korusun.

Ancak yalnızca dua etmekle yetinmeyelim.

Bize verilen aklı, vicdanı ve iradeyi de kullanalım.

Yanlış yapanı kim olursa olsun sorgulayalım.

Haksızlığa uğrayan kim olursa olsun hakkını savunalım.

Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil, insanların vicdanında da yaşamalıdır.

Ve son olarak kendimize şu soruyu soralım:

Dünyayı kirletenlerden şikâyet ederken, onları ayakta tutan düzenin bir parçası olmaya devam mı edeceğiz?

Yoksa artık kimden gelirse gelsin haksızlığa karşı durabilecek miyiz?

Unutmayın: Bugün başkasının adaletini savunmazsanız, yarın kendi adaletinizi ararken yalnız kalabilirsiniz.

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *