Doğayla birlikte yaşamak ve ihmaller
İnsanlık tarihi, bir yönüyle doğayı anlama ve onun koşulları içerisinde yaşam kurma arayışının tarihidir. Medeniyetler nehirlerin çevresinde gelişmiş, kentler iklimin, suyun, toprağın ve coğrafyanın sunduğu olanaklarla biçimlenmiştir.
Ancak modern insan, teknolojinin sağladığı güçle birlikte zaman zaman doğanın sınırlarını aşabileceği yanılgısına kapılmış ve doğanın döngüsünü tam olarak hesaplayamamıştır.
Doğanın kanunları değiştirilemez; ancak insanın doğayla kurduğu ilişkinin biçimi değiştirilebilir. Son günlerde Nepal’de yaşanan sel ve çamur felaketleri, Girne–Taşucu hattında yaşanan acı olaylar ve kentlerimizin her şiddetli yağış sonrasında yeniden karşı karşıya kaldığı görüntüler, bize aynı gerçeği tekrar tekrar hatırlatıyor.
Felaketlerin tamamını yalnızca doğaya yüklemek, insanın kendi sorumluluğunu görmezden gelmesidir.
Yağmur yağacaktır, dereler taşacaktır, iklim değişecek ve doğa kendi döngüsünü sürdürecektir. Asıl mesele, insanın bütün bunları bilmesine rağmen kentlerini nasıl kurduğu, yapılaşmaya nerelerde izin verdiği ve geleceği ne ölçüde öngörebildiğidir.
Dere yataklarını yapılaşmaya açmak, topografyayı yok saymak, altyapıyı nüfus artışına ve değişen iklim koşullarına göre yenilememek; yeşil alanları, suyun doğal akış yollarını ve kentin nefes alma alanlarını betonla kapatmak yalnızca bir şehircilik hatası değildir. Bunlar, zamanı geldiğinde insan hayatını tehdit eden ağır ihmallere dönüşmektedir.
Bir kent yalnızca insanı yoran beton yığınlarından, yollardan ve meydanlardan ibaret değildir. Kent; insanın güvenle yaşayabildiği, çocukların geleceğe umutla bakabildiği, sosyal donatıların, altyapının, ulaşımın, yeşil alanların ve yaşam konforunun bir bütün olarak düşünüldüğü canlı bir organizmadır.
Bu nedenle şehirlerin gelişim aksları belirlenirken; rant peşinde koşan yönetenlerin ve kaygı taşımayan bazı kent plancılarının insafsızlığıyla değil, topografik yapıdan iklim koşullarına, su havzalarından nüfus hareketlerine kadar bütün veriler bilimsel bir anlayışla değerlendirilmelidir.
Her ilkbaharda ve sonbaharda aynı manzaralarla karşılaşıyor, her şiddetli yağıştan sonra aynı soruları soruyor ve ardından hayatımıza kaldığımız yerden devam ediyorsak, sorun yalnızca doğanın sertliği değildir. Sorun, insanlığın geçmişten yeterince ders çıkaramaması ve geleceği doğru kurgulayamamasıdır.
Artık afetlerden sonra yaraları sarmayı başarı olarak görmek yerine, afet gerçekleşmeden önce insan hayatını koruyacak kentler kurmayı başarmak zorundayız.
Çünkü çağdaş şehircilik, felaketlerin ardından yapılan müdahalelerle değil; bilimle, öngörüyle, liyakatle ve uzun vadeli planlamayla ölçülür.
Doğaya hükmedemeyiz. Ancak doğayı anlayabilir, onun sınırlarına saygı gösterebilir ve kentlerimizi bu gerçekliğe göre inşa edebiliriz.
Geleceğin güvenli şehirleri de ancak bu bilinçle kurulabilir.