17 Ağustos: Acıyı hatırlamak yetmez, geleceği korumak zorundayız...
Marmara Depremi’nin 27. Yılında Türkiye İçin Proaktif Afet Risk Yönetimi ve Dirençli Şehirler Çağrısı
17 Ağustos 1999…
Saat 03.02.
Türkiye’nin hafızasına yalnızca bir tarih değil, binlerce insanın yarım kalan hayatlarının, dağılan ailelerin ve yıkılan şehirlerin acısı olarak kazındı.
Merkez üssü Kocaeli’nin Gölcük ilçesi olan Büyük Marmara Depremi, 45 saniye içinde Marmara Bölgesi’nin geniş bir bölümünü etkiledi. Resmî kayıtlarda 17 bin 480 insanımızın hayatını kaybettiği, 23 bin 781 kişinin yaralandığı; yüz binlerce konut ve iş yerinin hasar gördüğü belirtilmektedir. (Adana Valiliği)
Aradan 27 yıl geçti.
Kaybettiğimiz insanları rahmetle anıyoruz. Ancak 17 Ağustos’un yıldönümünde yalnızca geçmişi hatırlamak yeterli değildir. Bu büyük felaketin bize bıraktığı bilimsel, teknik ve toplumsal dersleri geleceğin güvenliğine dönüştürmek zorundayız.
Çünkü 17 Ağustos’u gerçekten unutmamak, yalnızca o geceyi hatırlamak değildir.
17 Ağustos’u unutmamak, aynı acıların yeniden yaşanmaması için bugünden harekete geçmektir.
Depremi Engelleyemeyiz, Afetin Büyüklüğünü Azaltabiliriz
Deprem doğal bir olaydır. Fayların hareketini durduramayız. Depremin hangi gün ve hangi saatte meydana geleceğini kesin olarak belirleyemeyiz.
Ancak hangi zeminde yapılaşacağımıza, nasıl bina inşa edeceğimize, şehirlerimizin ne kadar yoğun olacağına, hastanelerimizin nerede kurulacağına, ulaşım ve enerji altyapımızın ne kadar dayanıklı olacağına ve riskli yapı stokunu ne hızla dönüştüreceğimize biz karar veririz.
Bu nedenle deprem tehlikesi ile deprem afeti aynı şey değildir.
Bir doğal olayın büyük bir toplumsal felakete dönüşmesinde yapı güvenliği, zemin koşulları, şehir planlaması, nüfus yoğunluğu, altyapı kırılganlığı ve afet öncesinde alınan veya alınmayan kararlar belirleyicidir. Nitekim 17 Ağustos, Türkiye’nin afet yönetimi anlayışında da önemli bir dönüm noktası olmuş; afet yönetimi ve koordinasyon sisteminin yeniden değerlendirilmesine yol açmıştır. AFAD da kendi kurumsal tarihçesinde 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’ni Türkiye’de afet yönetimi ve koordinasyonu açısından bir dönüm noktası olarak tanımlamaktadır.
Bugün, 27 yıl sonra yeni bir aşamaya geçmenin zamanı gelmiştir.
Reaktif Yönetimden Proaktif Risk Yönetimine Geçmeliyiz
Bir devletin afetlere karşı gücünü yalnızca deprem meydana geldikten sonra ölçmek yeterli değildir.
Kaç arama-kurtarma ekibinin bölgeye ulaştığı, kaç ambulansın görevlendirildiği, kaç geçici barınma alanının oluşturulduğu elbette hayati önem taşır. Fakat 21. yüzyılın afet yönetiminde daha önemli bir soru bulunmaktadır: Afet meydana gelmeden önce ne yaptık? Riskli yapıları belirledik mi? Zemin koşullarını yeterince biliyor muyuz? Hastanelerin, köprülerin, enerji sistemlerinin, içme suyu hatlarının ve haberleşme altyapısının deprem sonrasında çalışmaya devam edip edemeyeceğini modelledik mi?
Ana ulaşım yollarının kapanması durumunda alternatif güzergâhlarımız hazır mı? Toplanma alanlarımız gerçekten kullanılabilir durumda mı? Mahallelerimizin ilk 72 saat için hazırlığı var mı?
Bu sorulara verilen cevaplar, afet sonrasında kaç kişinin kurtarılacağını değil, afet meydana geldiğinde kaç kişinin kurtarılmaya ihtiyaç duymayacağını belirleyecektir. Bu nedenle Türkiye’nin yeni hedefi açık olmalıdır: Afetlerden sonra güçlü müdahale eden devlet anlayışından, afetlerden önce riski azaltan güçlü devlet anlayışına geçmek.
Afet Öncesi, Afet Anı ve Afet Sonrası Tek Sistem Olmalıdır
Afet yönetimi üç ayrı dosya olarak görülmemelidir. Afet öncesinde yapılan hazırlık, afet anındaki müdahalenin başarısını; afet anındaki müdahale ise afet sonrasındaki iyileşmenin hızını doğrudan belirler. Bu nedenle Türkiye için afet öncesi, afet anı ve afet sonrası hareket planlarının birbirine bağlandığı bütünleşik bir model oluşturulmalıdır. Afet öncesinde zemin ve yapı envanteri güncellenmeli, riskli bölgeler belirlenmeli, kritik altyapılar analiz edilmeli, hastanelerin kapasitesi incelenmeli, ulaşım alternatifleri oluşturulmalı ve vatandaş düzenli tatbikatlarla hazırlanmalıdır.
Afet anında hangi kurumun hangi bölgeye gideceği, hangi yolların acil ulaşım koridoru olarak kullanılacağı, hangi hastanelerin hangi kapasiteyle devreye gireceği, enerji ve haberleşmenin nasıl sürdürüleceği mümkün olduğunca önceden modellenmelidir. Afet sonrasında ise geçici barınmadan enkaz yönetimine, altyapının yeniden işletilmesinden ekonomik hayatın devamına ve kalıcı yerleşimlerin kurulmasına kadar uzanan süreç önceden hazırlanmış senaryolar üzerinden yürütülmelidir.
Kriz anı, ilk kez plan yapılan an olmamalıdır.
Afet planı, afet günü raftan indirilen bir dosya değil; afet gerçekleşmeden önce defalarca denenmiş, modellenmiş, tatbikatı yapılmış ve sürekli güncellenmiş yaşayan bir sistem olmalıdır. 17 Ağustos’un en önemli derslerinden biri, güvenli yapılaşmanın yalnızca binanın taşıyıcı sisteminden ibaret olmadığıdır. Aynı yapı farklı zemin koşullarında farklı davranış gösterebilir. Bu nedenle zemin özellikleri, yer altı suyu, sıvılaşma potansiyeli, yerel zemin etkileri ve diğer jeolojik-jeoteknik koşullar şehir planlamasının başlangıç noktalarından biri olmalıdır.
Türkiye’de yıllardır kamu kurumları, belediyeler, üniversiteler ve özel sektör tarafından çok büyük miktarda zemin verisi üretilmektedir. Sondajlar yapılmakta, laboratuvar deneyleri gerçekleştirilmektedir. Ancak bu bilgi birikiminin ortak standartlarla bütünleştirilmesi ve şehir planlamasında daha etkin kullanılması gerekmektedir. Bu nedenle daha önce önerdiğim Ulusal Zemin Bilgi Bankası ve Parsel Bazlı Dijital Zemin Kimliği yaklaşımının ulusal afet risk yönetimi sisteminin temel veri bileşenlerinden biri hâline getirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bilimsel veri yalnızca raporların içinde kalmamalıdır. Risk haritaları raflarda değil, karar masasında olmalıdır.
Afet Anını Afetten Önce Modellemenin Zamanı Geldi
Türkiye bugün 1999’un teknolojik imkânlarına sahip değildir. Coğrafi bilgi sistemleri, uydu görüntüleri, sensörler, büyük veri analizi, dijital ikizler ve yapay zekâ destekli karar sistemleri sayesinde farklı deprem senaryolarının şehirler üzerindeki muhtemel etkileri çok daha ayrıntılı biçimde modellenebilir. Belirli bir deprem senaryosunda hangi yolların kapanabileceği, hangi mahallelere ulaşımın zorlaşabileceği, hastanelerin ne kadar hasta yüküyle karşılaşabileceği, enerji ve su sistemlerinin nerelerde zarar görebileceği ve hangi bölgelerde arama-kurtarma ihtiyacının yoğunlaşabileceği önceden çalışılmalıdır.
Tek bir senaryo da yeterli değildir. Gündüz, gece, kış, yaz, hafta içi ve hafta sonu gibi farklı koşullar modellenmelidir. Çünkü milyonlarca insanın nerede bulunduğu, ulaşım yoğunluğu ve enerji tüketimi günün ve yılın farklı dönemlerinde değişmektedir. Tatbikatlar da bu modeller üzerinden yapılmalı ve elde edilen sonuçlara göre planlar yeniden güncellenmelidir.
Amaç depremi tahmin etmek değildir
Amaç, deprem gerçekleştiğinde neyle karşılaşabileceğimizi bilimsel olarak öngörmek ve buna göre hazırlanabilmektir. Çok büyük bir afette hiçbir merkezi sistemin ilk dakikadan itibaren milyonlarca insana aynı anda ulaşması beklenemez. Bu nedenle afet dirençliliğinin en küçük operasyonel birimlerinden biri mahalle olmalıdır. Toplanma alanları gerçek kapasiteleriyle değerlendirilmeli; alternatif ulaşım güzergâhları, içme suyu, temel ilk yardım imkânları ve iletişim yöntemleri önceden belirlenmelidir. Okullarda, işyerlerinde ve mahallelerde düzenli tatbikatlar yapılmalıdır. Vatandaş yalnızca “çök-kapan-tutun” davranışını değil, deprem sonrasında ne yapacağını da bilmelidir.
Ailesiyle nerede buluşacağını, hangi yolu kullanacağını, doğal gaz ve elektrik güvenliği konusunda nasıl davranacağını ve resmi bilgiye hangi kanallardan ulaşacağını öğrenmelidir. Çünkü dirençli toplum yalnızca yardım bekleyen toplum değildir. Afetin ilk dakikalarında doğru davranabilen toplumdur.
Kritik Altyapılar İçin Afet Süreklilik Modeli
Depreme dayanıklı şehir yalnızca yıkılmayan binalardan oluşmaz. Bir hastane ayakta kalabilir; fakat elektriği, suyu veya ulaşım bağlantısı kesilirse kapasitesinin önemli bölümünü kaybedebilir. Bir itfaiye binası sağlam olabilir; ancak araçları kapanmış yollar nedeniyle olay yerine ulaşamıyorsa sistem yine çalışmaz. Bu nedenle hastaneler, enerji merkezleri, içme suyu sistemleri, haberleşme altyapısı, itfaiye merkezleri, köprüler, limanlar, lojistik merkezleri ve stratejik sanayi tesisleri için ayrı ayrı değil, birbirlerine bağımlılıklarıyla birlikte afet süreklilik analizleri yapılmalıdır.
Bir sistemin çökmesinin diğer sistemi nasıl etkileyeceği önceden modellenmelidir. Geleceğin dirençli şehirleri, yalnızca güçlü yapılardan değil, birlikte çalışmaya devam edebilen güçlü sistemlerden oluşacaktır.
50 ve 100 Yıllık Dirençlilik Planları Hazırlanmalıdır
Şehirler beş yıllığına kurulmaz. Bugün yaptığımız hastaneler, köprüler, metro hatları, konut alanları ve sanayi bölgeleri onlarca yıl boyunca kullanılacaktır.
Bu nedenle Türkiye’nin afet ve şehircilik politikası yalnızca kısa vadeli yatırım programlarıyla sınırlandırılmamalıdır. 50 ve 100 yıllık ulusal ve bölgesel dirençlilik senaryoları hazırlanmalıdır.
Bu yaklaşım yüz yıl boyunca değişmeyecek bir imar planı anlamına gelmez. Bilimsel veriler, nüfus hareketleri, teknolojik gelişmeler, iklim değişikliği ve yeni afetlerden çıkarılan derslerle belirli aralıklarla güncellenen dinamik bir gelecek planlaması anlamına gelir. Bugün verdiğimiz bir imar kararının sonuçlarını henüz doğmamış kuşaklar yaşayacaktır. Bu nedenle afet riskinin azaltılması yalnızca mühendislik veya şehircilik meselesi değildir. Gelecek nesillere karşı kamusal bir sorumluluktur.
17 Ağustos’u unutmamak
27 yıl önce, 17 Ağustos 1999 gecesi Türkiye çok büyük bir acı yaşadı. Bugün kaybettiğimiz insanları rahmetle anarken kendimize yalnızca geçmişle ilgili değil, gelecekle ilgili de bir soru sormalıyız: Bir sonraki büyük depremde aynı acıların tekrar yaşanmaması için bugün ne yapıyoruz?
17 Ağustos bize afetlerden sonra dayanışmanın ne kadar değerli olduğunu gösterdi. Şimdi 17 Ağustos’un bir sonraki büyük dersini hayata geçirmek zorundayız: Afetlerden önce dayanıklılık. Bilimi merkeze alan, zemini ve yapıyı birlikte değerlendiren, riskli yapı stokunu azaltan, kritik altyapısını koruyan, vatandaşını hazırlayan, afet anını önceden modelleyen ve afet sonrasını dahi afet meydana gelmeden planlayan bir Türkiye mümkündür.
17 Ağustos’u gerçekten unutmadığımızı göstermenin yolu budur. Kaybettiğimiz insanların hatırasına karşı sorumluluğumuz yalnızca onları anmak değil, aynı acıların tekrar yaşanmaması için gereken sistemi kurmaktır.
Depremi durduramayız. Ama ihmali azaltabiliriz. Riski yönetebiliriz. Şehirlerimizi hazırlayabiliriz. İnsanlarımızı koruyabiliriz. Ve 17 Ağustos’un 27. yılında Türkiye’nin önüne koyması gereken hedef açık olmalıdır: Afetlerden sonra ayağa kalkan değil, afetlerden önce hazırlanan bir Türkiye. Çünkü bir ülkenin afetlere karşı gerçek gücü, enkazdan kaç insan çıkardığı kadar, bilim ve doğru planlamayla kaç enkazın oluşmasını önleyebildiğiyle ölçülmelidir.
17 Ağustos 1999 Marmara Depremi’nde kaybettiğimiz bütün vatandaşlarımızı rahmet ve saygıyla anıyorum.