Market çalışanlarını neden görmüyoruz?
Bir arkadaşımız seslendi:
“Basın, market çalışanlarının sorunlarını neden yazmıyor?”
Haklıydı…
Buradan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan’a da seslenelim:
Sayın Bakan, market çalışanlarının yaşadığı uzun mesai, yetersiz mola, ağır iş yükü ve düşük ücret sorunlarını görmezden gelmeyin. Denetimleri artırın, çalışanların şikâyetlerini güven içinde iletebileceği bir sistem kurun. Marketlerin yalnızca vitrinlerine değil, depolarına ve personel odalarına da bakın.
Her gün önünden geçtiğimiz, alışveriş yaptığımız ve kasasında sıra beklediğimiz marketlerde binlerce insan çalışıyor. Onları çoğu zaman yalnızca üzerlerindeki yeleklerden ve yakalarındaki isimliklerden tanıyoruz. Kasada biraz yavaş kaldıklarında kızanlar, aradıkları ürünün yerini hemen gösteremediklerinde sabırsızlananlar oluyor.
Ama o çalışanın gün boyunca kaç saat ayakta kaldığını, kaç koli taşıdığını, kaç müşterinin öfkesine maruz kaldığını, yemek yiyip yiyemediğini ve dinlenme fırsatı bulup bulamadığını pek düşünmüyoruz.
Aslında gazetemiz bu konuya sessiz kalmadı.
13 Ağustos 2025 tarihli Damga Gazetesi’nde, Sorumlu Yazı İşleri Müdürümüz Anıl Boduç imzasıyla yayımlanan haberimizin başlığı oldukça çarpıcıydı:
“Markette çalışmak ölümden beter”
Haberde Türk Toraks Derneği Merkez Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Oğuz Kılınç’ın önemli uyarılarına yer verilmişti. Kılınç; uzun süre ayakta çalışma, ağır yük kaldırma, yetersiz personel, transpaletlerin uygun olmayan şekilde kullanılması, baş üstü çalışma ve yetersiz dinlenmenin sırt, bel ve eklem ağrılarına yol açtığını anlatıyordu.
Daha da önemlisi, bu rahatsızlıkların genç market çalışanlarında giderek daha fazla görüldüğünü söylüyordu.
Aradan zaman geçti.
Peki ne değişti?
Marketlerin ve şubelerin sayısı arttı. Şirketlerin ciroları büyüdü. İnternet siparişleri, eve teslim hizmetleri ve yoğun kampanyalar iş yükünü daha da artırdı.
Fakat çalışanların yükü hafiflemedi.
Bir kişi kaç kişinin işini yapıyor?
Market çalışanlarının en temel sorunlarından biri, az sayıda personelle mümkün olduğunca fazla iş yapılmaya çalışılması.
Bir çalışan kasaya mı baksın?
Gelen malları kamyondan mı indirsin?
Ürünleri depoya mı taşısın?
Reyonlara mal mı dizsin?
Etiketleri mi değiştirsin?
Son kullanma tarihlerini mi kontrol etsin?
İnternet siparişlerini mi hazırlasın?
Mağazanın temizliğiyle mi ilgilensin?
Üstelik bunların tamamı aynı vardiya içinde bekleniyor.
Kasada müşteri beklerken depodan ürün indirmeye çağrılan, raf dizerken yeniden kasaya koşturulan çalışanların yaşadığı düzen yalnızca “yoğunluk” kelimesiyle açıklanamaz.
Bunun adı personel eksikliğidir.
Bunun adı, bir çalışana birkaç kişinin işini yaptırmaktır.
Bedeli ise çalışanın sırtına, beline, psikolojisine ve ailesine yüklenmektedir.
Yıllar geçiyor, maaş değişmiyor
Konuştuğumuz arkadaşımıza birkaç soru sordum.
Verdiği cevaplardan biri, marketlerdeki ücret düzenini açıkça ortaya koyuyordu.
Bazı çalışanlar yıllardır aynı markette görev yapmasına rağmen asgari ücret seviyesinde maaş alıyor. Tecrübe, sorumluluk ve iş yükü artıyor ama ücret aynı yerde kalıyor.
İşe yeni başlayanla yıllardır çalışan arasındaki maaş farkı giderek azalıyor.
Primler ya hiç artmıyor ya da çalışanın hayatında anlamlı bir karşılık oluşturmayacak seviyelerde kalıyor. Bazen de ulaşılması oldukça zor satış ve performans hedeflerine bağlanıyor.
Çalışana deniliyor ki:
“Daha hızlı çalış.”
“Daha çok ürün sat.”
“Daha az fire ver.”
“Daha fazla müşteriye yetiş.”
Peki karşılığında ne veriliyor?
Çoğu zaman biraz daha fazla iş…
Kadınların omzundaki çifte yük
Marketlerde kadın çalışanların omuzlarına yüklenen işler ayrıca konuşulmalı.
Saatlerce kasada çalışan kadınlar, yoğunluk başladığında reyonlara ve depoya koşturuluyor.
Kasaya bakıyor, mal indiriyor, raf düzenliyor, etiket değiştiriyor ve temizlik yapıyor.
Çalışan kadın hamile mi, belinde bir rahatsızlık mı var, çocuğunu bırakacak birini mi arıyor, eve döndüğünde başka sorumlulukları mı bulunuyor?
Çoğu zaman bunlara bakılmıyor.
Kadın çalışandan hem ağır yük kaldırması hem hızlı çalışması hem de müşteriye sürekli güler yüz göstermesi bekleniyor.
Bir müşteri hakaret ettiğinde ise birçok işletmede ilk söylenen söz şu oluyor:
“Müşteriyi idare et.”
Peki çalışanı kim düşünecek?
Onun hakkını, sağlığını ve onurunu kim koruyacak?
“Sendikanız var mı?”
Arkadaşımıza sendikaları sordum.
Verdiği en çarpıcı cevaplardan biri şuydu:
“Bilmiyorum.”
Hangi sendikalara üye olabileceği konusunda hiçbir bilgisi yoktu.
Bu cevap yalnızca o arkadaşımızın eksikliği değil. Sendikaların market çalışanlarına yeterince ulaşamadığını ve işyerlerinde sendika kelimesinin neden görünmez tutulduğunu da gösteriyor.
Market çalışanlarının önemli bölümü, 10 No’lu Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar işkolunda yer alıyor. Bu işkolunda faaliyet gösteren sendikalar arasında Tez-Koop-İş, Koop-İş, Öz Büro-İş, Sosyal-İş ve Mağaza-Market Sen bulunuyor.
Ancak sendikanın adını bilmek tek başına yeterli değil. Çalışanların sendikaya nasıl üye olacağını, toplu iş sözleşmesinin ne anlama geldiğini ve sendikal nedenle işten çıkarılmaları durumunda hangi haklara sahip olduklarını da bilmeleri gerekiyor.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının Ocak 2026 verilerine göre Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar işkolunda 4 milyon 375 bin 904 çalışan bulunuyor. Bunların yalnızca 311 bin 239’u sendika üyesi. İşkolundaki sendikalaşma oranı yüzde 7,11 seviyesinde kalıyor.
Başka bir ifadeyle, yüz çalışandan yaklaşık 93’ü sendikasız.
Bu oran, pek çok çalışanın sendikaların adını dahi bilmemesini de açıklıyor.
Tez-Koop-İş, market ve mağaza çalışanlarının kendi örgütlenme alanında bulunduğunu belirtiyor. Sendika, File Market çalışanlarının örgütlenme girişimi sırasında yaşandığı öne sürülen baskı, mobbing, fişleme ve işten çıkarma iddialarını kamuoyuna taşımıştı.
Koop-İş ise Metro Grossmarket ile toplu iş sözleşmesi imzaladı, Tarım Kredi Kooperatifleriyle de yeni dönem toplu iş sözleşmesi sürecini tamamladı.
Bu örnekler, sendikal örgütlenmenin yalnızca teoride kalmadığını; ücretlerin ve sosyal hakların toplu şekilde belirlenebildiğini gösteriyor.

Basın neden yazmıyor?
Belki market çalışanları dağınık olduğu için…
Belki her şube kendi içinde küçük bir işyeri gibi göründüğü için…
Belki çalışanlar işlerini kaybetme korkusuyla konuşamadığı için…
Belki gazeteciler de marketteki çalışana yalnızca kasanın arkasındaki görevli gözüyle baktığı için…
Oysa yaşananlar küçük, önemsiz veya kişisel sorunlar değildir.
Bu mesele; çalışma hayatı, iş güvenliği, kadın emeği, genç işsizliği, sendikal örgütlenme ve insan onuruna yakışır ücret meselesidir.
Bir market çalışanı yere düşen ürünleri toplarken yalnızca ürün toplamıyor.
Eksik personelin yükünü de sırtlanıyor.
Kasadaki kuyruğu eritmeye çalışırken yalnızca müşterileri bekletmemeye uğraşmıyor.
Kendisine verilen imkânsız hedeflere yetişmeye çalışıyor.
Rafları doldururken yalnızca ürün dizmiyor.
Geçinemediği maaşın, kullanamadığı iznin ve dinlenemediği vardiyanın yükünü de omuzlarında taşıyor.
Market çalışanları bizden ayrı insanlar değil.
Onlar komşularımız, çocuklarımız, kardeşlerimiz ve arkadaşlarımız.
Biz alışverişimizi yapıp birkaç dakika içinde marketten çıkıyoruz.
Onlar ise saatlerce o ışıkların, rafların ve kameraların altında kalıyor.
Bu nedenle market çalışanlarını yalnızca kasada hata yaptıklarında değil, hakları ihlal edildiğinde de görmeliyiz.
Basın yazmalı.
Sendikalar şubelere kadar ulaşmalı.
Bakanlık denetlemeli.
Şirketler daha fazla şube açmadan önce mevcut çalışanlarının şartlarını düzeltmeli.
Müşteriler de karşısındaki insanın bir makine olmadığını hatırlamalı.
Çünkü ucuz ürünün, hızlı kasanın ve sürekli dolu rafların arkasında görünmeyen ağır bir emek var.
O emeği görmezsek, bir gün yeniden aynı başlığı atmak zorunda kalırız:
“Markette çalışmak ölümden beter…”