Milliyetçilik (II): Millet nasıl inşa edilir?
Bir önceki yazımda milliyetçiliğin günümüzün en güçlü aidiyet biçimlerinden biri olduğunu, insanlara yalnızca kim olduklarını değil, kim olmadıklarını ve kime karşı birleşmeleri gerektiğini de öğrettiğinden bahsetmiştim. Bu yazıda ise millet/ulus denilen topluluğun nasıl kurulduğuna ve milliyetçiliğin hangi araçlar vasıtasıyla gündelik hayatın doğal bir parçasına dönüştürüldüğüne bakacağım.
Öncelikle “millet” ile “ulus” kavramları arasındaki tarihsel anlam farkına kısaca değinmem gerekir. Arapça kökenli “millet” sözcüğü aynı dine/inanca bağlı topluluğu ifade eder. Nitekim Osmanlı’daki “millet sistemi” de dinsel aidiyetler üzerine kurulmuştu. “Ulus” ise Moğolcada boy, halk, topluluk gibi anlamlar taşıyan bir sözcüktür. Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki Türkçeleştirme politikası sırasında dinsel referanslı “millet” yerine Fransızca “nation” kavramını karşılamak üzere seküler referanslı “ulus” kavramı kullanılmaya başlanmıştır. Bununla birlikte, günümüz Türkçesinde “millet” ve “ulus” kavramları büyük ölçüde eş anlamlı kullanıldığından, bu yazı dizisinde bağlama göre her iki kavrama da yer vereceğim.
Uluslardan sanki tarihin başlangıcından beri değişmeden var olmuş topluluklarmış gibi söz edilir. Türklerin, Fransızların, Almanların, İtalyanların veya başka toplulukların binlerce yıldır hep aynı kimlik, kültür ve siyasal bilinçle yaşadığı düşünülür. Oysa modern anlamıyla ulus, sanıldığı kadar eski değildir. Tarihin büyük bölümünde insanlar kendilerini bugünkü anlamda ulusal kimlikleriyle tanımlamıyordu. Din, mezhep, hanedan, aşiret, köy, şehir veya imparatorluk aidiyetleri daha belirleyiciydi. Nitekim Ahameniş/Pers, Roma, Emevi, Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı gibi tarihi devletlerin adları sırasıyla Ahameniş, Romulus, Ümeyye, Ebü’l-Abbas, Selçuk ve Osman gibi kurucu, ata veya sülale adlarından türetilmiştir. Dolayısıyla aynı hükümdarın tebaası olan insanlar farklı diller konuşabiliyor, farklı inançlara sahip olabiliyor ve kendilerini ortak bir milletin mensupları olarak görmeden yaşayabiliyordu.
Ulus bilincinin ortaya çıkışı; merkezi devletlerin güçlenmesi, kapitalist ekonominin gelişmesi, matbaanın yaygınlaşması, kitlesel eğitimin kurulması, zorunlu askerlik ve iletişim imkanlarının genişlemesiyle yakından ilişkilidir. Benedict Anderson’ın ünlü ifadesiyle “ulus, hayal edilmiş bir cemaat”tir. Buradaki “hayal edilmiş” sözü, ulusun sahte veya gerçek dışı olduğu anlamına gelmez. Milyonlarca insanın birbirini hiç tanımadığı halde kendisini aynı topluluğun parçası olarak düşünmesini ima eder.
Ne var ki bu tahayyül kendiliğinden oluşmaz. Ulus, devletin kurumları ve gündelik hayatın tekrar eden pratikleri aracılığıyla sürekli olarak üretilir. Bu sürecin en önemli araçlarından biri okuldur. Çocuk, okula başladığında yalnızca okuma yazma öğrenmez; aynı zamanda hangi ulusun mensubu olduğunu, o ulusun nereden geldiğini, kimlerle savaştığını, hangi kahramanları yüceltmesi ve hangi olayları hatırlaması gerektiğini de öğrenir. Ders kitapları, marşlar, sınıflardaki haritalar, törenler ve anma günleri çocuğa belirli bir tarih ve coğrafya bilinci kazandırır. Çocuk, ailesinden öğrendiği anadili, lehçeyi ve kimliği okulun standartlaştırılmış dili ve resmi tarih anlatısıyla yan yana getirir.
Bazı durumlarda yerel olan korunurken bazı durumlarda geri, kaba veya zararlı sayılarak bastırılır. Böylece farklılıkların üzerinde ortak ve homojenleştirici bir milli kültür kurulmaya çalışılır.
Tarih yazımı da bu inşanın en temel unsurlarındandır. Dünyadaki bütün milliyetçiler uluslarının tarihini mümkün olduğunca çok eskilere dayandırmaya çalışır. Bu amaçla aralarında uzun zaman dilimleri, siyasal ve kültürel farklılıklar bulunan topluluklar kesintisiz bir soy zincirinin halkalarıymış gibi sunulur. Geçmişte yaşamış hükümdarlar, savaşçılar, düşünürler ve sanatçılar da bugünkü milletin temsilcilerine dönüştürülür. Böylece modern bir siyasal topluluk, kendisine binlerce yıllık bir geçmiş kazandırır.
Fakat milli tarih yalnızca geçmişte yaşananları anlatmaz; geçmişte yaşananlar arasından seçim de yapar. Bazı olaylar öne çıkartılırken bazıları geri plana itilir, bazıları ise bütünüyle unutulur. Söz gelimi zaferler ayrıntılı biçimde anlatılırken yenilgiler sessizce geçiştirilir. Toplumun ortak acıları hafızada tutulurken başkalarına yaşatılan acılar ya görmezden gelinir ya da haklılaştırılır. Ulus, bu seçilmiş hatırlama ve unutma düzeni içinde kendisine kahramanlıklarla, fedakarlıklarla ve mağduriyetlerle örülü bir geçmiş kurar. Milli hafıza, bu bakımdan yalnızca hatırlamanın değil, örgütlenmiş bir unutmanın da ürünüdür.
Haritalar da ulusu görünür kılar. Bir ülkenin haritasına baktığımızda sınırları kesin, doğal ve değişmez çizgiler olarak algılarız. Harita, tarihsel olarak değişken bir siyasal alanı sabit ve bütünlüklü bir “vatan” görüntüsüne dönüştürür. Ülkenin birbirinden uzak bölgeleri aynı renk içinde gösterildiğinde, farklı coğrafyalar tek bir milli bedenin parçaları haline gelir.
Bayraklar, marşlar, anıtlar ve törenler ise bu soyut/hayali topluluğa duygu kazandırır. Tüm bu simgeler; uğruna ölünenleri, geçmiş savaşları, bağımsızlığı, ortak acıları ve geleceğe ilişkin umutları temsil eder. Milli törenlerde aynı anda ayağa kalkmak, aynı marşı söylemek ve aynı sembole yönelmek, birbirini tanımayan insanlara tek bir bedenin üyeleri oldukları hissini verir.
Ulus, bu anlarda hem duygusal hem de bedensel olarak deneyimlenen somut bir topluluğa dönüşür.
Kahramanlar da milletin ideal insan tipini temsil eder. Onların hayatları aracılığıyla cesaretin, fedakarlığın, sadakatin ve vatan sevgisinin sınırları çizilir. Kahramanın bulunduğu her anlatıda kaçınılmaz olarak mücadele ettiği öteki(ler) de vardır. Böylece milli tarih bir tarafta kurucular, şehitler ve kurtarıcılar; diğer tarafta hainler, işgalciler ve düşmanlar bulunan ahlaki bir sahneye dönüşür.
Milliyetçilik bütün bu inşa sürecini görünmez hale getirir. İnsanlar belirli kurumlar, anlatılar ve törenler aracılığıyla öğrendikleri milli kimliği ilahi bir özellik gibi algılamaya başlar. Bayrak, harita, milli törenler, uluslararası spor karşılaşmaları, marşlar ve gündelik dilde kullanılan “ülkemiz”, “milletimiz” veya “milli çıkarlarımız” gibi ifadeler, ulusu her gün yeniden hatırlatır. Michael Billig’in “banal milliyetçilik” olarak adlandırdığı bu durum, milliyetçiliğin yalnızca tören anlarında veya savaş dönemlerinde ortaya çıkan coşkun bir duygu olmadığını, çoğu zaman fark edilmeden gündelik hayatın içine yerleşen ve sürekli yeniden üretilen bir aidiyet biçimi olduğunu gösterir.
Dolayısıyla ulus ne bütünüyle hayal ürünü ne de değişmeden günümüze ulaşmış kadim bir topluluktur. O, gerçek toplumsal bağlar üreten fakat bu bağları eğitim, tarih, semboller, ritüeller ve siyasal kurumlar aracılığıyla kuran modern bir aidiyet biçimidir. İnsanlar millet uğruna sevinir, yas tutar, fedakarlık yapar ve gerektiğinde ölmeyi/öldürmeyi göze alır. Bu nedenle ulusun inşa edilmiş olması, onun insanlar üzerindeki etkisini azaltmaz. Tam tersine milliyetçilik, inşa ettiği ulusu doğal, ezeli ve tartışılmaz bir gerçeklik olarak sunarak onu insanların gündelik düşünce ve davranışlarına yerleştirir.