Çıkar çağında insan kalabilmek...
Bir zamanlar insanlar fikirleri için yaşardı. Bugün ise çoğu zaman fikirler, çıkarlara göre şekilleniyor. İşte modern dünyanın en büyük açmazlarından biri de burada başlıyor. Pragmatizm, yani faydayı ve sonucu merkeze alan anlayış, hayatın her alanına öylesine nüfuz etti ki artık insanlar neyin doğru olduğundan çok, kendilerine ne kazandıracağıyla ilgileniyor.
Elbette pragmatik olmak, her zaman kötü bir şey değildir. Günlük yaşamda akılcı kararlar vermek, sorunlara pratik çözümler üretmek, zaman zaman faydayı gözetmek hayatın doğal bir parçasıdır. Ancak pragmatizm bir yaşam felsefesine dönüştüğünde, insanı insan yapan değerleri aşındırmaya başlar.
Bugün dostluklar bile çoğu zaman karşılıklı çıkara dayanıyor. İş ilişkileri, siyasi ittifaklar, hatta aile bağları bile "Bana ne faydası var?" sorusunun gölgesinde şekillenebiliyor. İnsanlar artık birbirlerini karakterleriyle değil, sağlayabilecekleri imkânlarla değerlendirebiliyor. Bir insanın değeri; bilgisiyle, vicdanıyla ya da ahlakıyla değil, sahip olduğu makam, servet veya çevresiyle ölçülüyor.
Bu anlayışın en büyük mağduru ise hümanizm oluyor. Çünkü hümanizm, insanı yalnızca üretken olduğu için değil, insan olduğu için değerli kabul eder. Yardımlaşmayı, vicdanı, merhameti ve empatiyi önceler. Oysa çıkar odaklı dünyada bunlar çoğu zaman "zayıflık" olarak görülüyor. Empati yerine rekabet, dayanışma yerine bireysel başarı, vicdan yerine kazanç öne çıkıyor.
Teknolojinin ve dijital dünyanın hızlandırdığı yaşam biçimi de bu dönüşümü besliyor. Sosyal medyada takipçi sayısı, beğeni oranı ve görünürlük, karakterin önüne geçebiliyor. İnsanlar kendileri olmak yerine ilgi görecek bir kimlik inşa etmeye çalışıyor. Samimiyet yerini imaja, içtenlik ise algı yönetimine bırakıyor. Böyle bir ortamda insani değerler sessizce geri plana itiliyor.
Siyasette de benzer bir tablo görüyoruz. İlkelerden çok anlık hesapların, uzun vadeli toplumsal yarardan çok kısa vadeli siyasi kazançların öne çıktığı bir düzen oluşuyor. Dün söylenenle bugün yapılan arasındaki çelişkiler, çoğu zaman "şartlar değişti" gerekçesiyle normalleştiriliyor. Oysa ilke sahibi olmak, şartlar değişse bile temel değerlerden vazgeçmemektir.
Ekonomik hayatta da durum farklı değil. Şirketler bazen yalnızca kâr maksimizasyonunu hedeflerken çalışanlarını, çevreyi ya da toplumsal sorumluluklarını ikinci plana atabiliyor. Başarı yalnızca rakamlarla ölçülmeye başladığında, insan faktörü görünmez hâle geliyor.
Belki de en acı olanı, çocukların bu kültürün içinde büyüyor olmasıdır. Küçük yaşlardan itibaren "başarılı ol", "kazan", "öne geç" mesajlarını alan nesiller; paylaşmanın, fedakârlığın ve dayanışmanın değerini yeterince öğrenemiyor. Oysa insanlık tarihi, yalnızca güçlülerin değil; vicdanlıların, adalet arayanların ve başkası için elini taşın altına koyanların sayesinde ilerledi.
Elbette dünya tamamen idealizmle yönetilemez. Hayatın gerçekleri vardır ve zaman zaman pragmatik kararlar almak kaçınılmazdır. Ancak pragmatizm, ahlakın ve insanlığın önüne geçtiğinde toplumlar güven duygusunu kaybetmeye başlar. Güvenin olmadığı yerde ise ne güçlü dostluklar kurulabilir ne de sağlam kurumlar ayakta kalabilir.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: "Kazandığımız şeyler uğruna, insanlığımızdan ne kadar vazgeçiyoruz?"
Çünkü medeniyetler yalnızca teknolojiyle, ekonomiyle ya da güçlü ordularla yükselmez. Asıl güç; birbirine güvenen, merhamet edebilen ve insanı her şeyin merkezine koyabilen toplumlarda saklıdır. Çıkarın değil vicdanın, hesabın değil insanlığın yol gösterdiği bir dünya ise hâlâ mümkündür. Yeter ki faydayı değil, önce insanı hatırlayabilelim.