Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
22°
Ara

Coğrafya kader midir?

YAYINLAMA:
Coğrafya kader midir?

İbn Haldun’a ait olduğu söylenen “coğrafya kaderdir” sözü, Türkiye’de en çok kullanılan bahanelerden biridir. Deprem olur, “coğrafya kaderdir” deriz. Kuraklık olur, “bu toprakların kaderi” deriz. Yoksulluk, savaş, göç, geri kalmışlık, siyasal kriz, ekonomik sıkışmışlık, hatta gündelik hayatın bitmeyen yorgunluğu bile çoğu zaman coğrafyanın hanesine yazılır. Sanki yaşadığımız yer, yalnızca dağları, ovaları, iklimi ve sınırlarıyla değil; insanın aklını, iradesini ve geleceğini de baştan belirlemiş gibidir.

Elbette coğrafyanın insan hayatı üzerindeki etkisi inkar edilemez. İklim, su kaynakları, dağlık yapı, ulaşım imkanları, tarımsal verimlilik, afet riski, ticaret yolları ve jeopolitik konum toplumların tarihsel gelişiminde önemli rol oynar. Fakat tüm bunlar sadece birer etkendir. Coğrafyayı kader haline getiren ise çoğu zaman doğanın kendisi değil, insanın doğa karşısındaki zihinsel ve kurumsal tutumudur.

Anadolu’da “coğrafya kaderdir” sözünün bu kadar sevilmesinin altında yalnızca tarihsel tecrübeler değil; yoksulluk, savaşlar, baskılar, göçler, kuraklık, depremler, çaresizlik duygusu ve uzun süreli güvensizlik halleri yatmaktadır. Bu söz, çoğu zaman yaşanan zorlukları açıklamak için değil, onlarla hesaplaşmaktan kaçınmak için kullanılır. Dolayısıyla coğrafya, insanın kendi sorumluluğunu devrettiği büyük, sessiz ve kullanışlı bir mazeret alanına dönüşür.

Bu yüzden bizde coğrafya çoğu zaman dönüştürülecek bir imkan olarak değil, katlanılacak bir yük olarak anlatılır. Dağlar aşılmaz, yollar yapılmaz, nehirler yönetilmez, şehirler planlanmaz, deprem yıkımları önlenemez, kuraklıkla mücadele edilmez; bütün bunların yerine “burada hayat zordur” denir. Zorluk gerçek olabilir; ama zorluğu kaderleştirmek başka bir şeydir. Çünkü kaderleştirilen her şey, insan iradesinin ve toplumsal sorumluluğun dışına çıkarılır. 

Daha önce bir yazımda Nasrettin Hoca ile Newton’ın iki ayrı zihinsel dünyayı temsil ettiğinden söz etmiştim. Hoca’nın ceviz–kabak fıkrasında düşen ceviz, evrenin hikmetli düzenine dair bir işarete dönüşür. Hoca, “Ya kabak ağaçta olsaydı?” diyerek yaşanan küçük tehlikeyi büyük bir felaket ihtimaliyle kıyaslar ve sonunda şükür duygusuyla dünyayı yeniden yerli yerine koyar. Newton anlatısında ise düşen elma, şükür değil merak üretir. Elma neden düşmüştür? Bu basit olay, doğanın işleyişine dair bir soruya, oradan da bilimsel açıklama arayışına dönüşür.

Bu iki anlatı aslında iki ayrı zihniyetin sembolüdür. Hoca’nın tavrı dünyayı anlamlandırır, sakinleştirir, kabullenilebilir hale getirir. Newton’un tavrı ise dünyayı soruya açar, açıklamaya zorlar, dönüştürülebilir bir alan olarak görür. Biri hikmet arar, diğeri neden. Biri düzeni kabul eder, diğeri düzenin yasasını bulmaya çalışır. Biri insanı dünyanın içine yerleştirir, diğeri insanı dünyayı kavrayan ve dönüştüren bir özne haline getirir.

“Coğrafya kaderdir” sözü de çoğu zaman Nasrettin Hoca’nın hikmet aklına yakın bir yerde durur. Yaşanan coğrafyanın zorlukları karşısında insan kendisini edilgen bir konuma yerleştirir ve toplumsal başarısızlıkların temel açıklaması haline gelir. Böylece insanın, toplumun, devletin, kurumların ve siyasetin sorumluluğu coğrafyanın üzerine yıkılır. Coğrafya yalnızca yaşanan yer olmaktan çıkar; ihmallerin, acziyetin, plansızlığın ve yönetememe halinin adı olur.

Oysa dünyada benzer coğrafi, iklimsel ya da jeolojik koşullara sahip pek çok yer vardır. Deprem kuşağında olup şehirlerini buna göre kuran ülkeler de vardır; her depremde aynı acıyı yeniden yaşayan ülkeler de. Kurak bölgelerde su yönetimi, tarım teknolojisi ve kent planlamasıyla yaşamı sürdürülebilir hale getiren toplumlar da vardır; kuraklığı yalnızca “Allah’ın takdiri” diye anlatıp hiçbir yapısal hazırlık yapmayan toplumlar da. Dağlık coğrafyalarda ulaşımı, üretimi ve yerleşimi yeniden düzenleyen ülkeler de vardır; dağları sadece geri kalmışlığın bahanesi yapanlar da.

Benim memleketim Kars, coğrafyanın tek başına kader olmadığını gösteren çarpıcı örneklerden biridir. Kars, 1878’den 1918’e kadar yaklaşık kırk yıl Rus yönetiminde kaldı. Tarihsel bakımdan oldukça kısa sayılabilecek bu dönemde kent, daha önce görülmemiş ölçüde kapsamlı bir dönüşüm yaşadı. Izgara planlı geniş caddeler, düzgün sokaklar, estetik kamu binaları, yeni konut biçimleri ve altyapı düzenlemeleriyle farklı bir kent dokusu ortaya çıktı. Değişim yalnızca mimari ve şehir planlamasıyla sınırlı kalmadı; üretim ilişkilerinde, ticarette, tarım ve hayvancılık tekniklerinde de belirgin yenilikler yaşandı. Aynı dönemde bölgeye yerleşen Rus kökenli Malakanlar, Kars kırsalında modern tarım araçlarının kullanılması, süt ve süt ürünleri üretimi, hayvancılık ve kooperatif benzeri dayanışma biçimleri bakımından önemli katkılar sundular. Kars’ın sert iklimi, yüksek rakımı ve uzun kışları değişmemişti; değişen, bu koşullarla kurulan ilişkiydi. Dolayısıyla aynı coğrafya, bir dönemde geri kalmışlığın gerekçesi olarak sunulabilirken başka bir dönemde planlama, bilgi ve örgütlenme sayesinde üretken bir yaşam alanına dönüştürülebilir.

Demek ki mesele yalnızca coğrafya değildir. Mesele, coğrafyaya nasıl bakıldığıdır. Coğrafya bir toplum için kader olabilir; başka bir toplum için mühendislik, planlama, örgütlenme ve ortak akıl meselesi olabilir. Bir yerde doğa karşısında acziyet üretilirken, başka bir yerde aynı doğa karşısında teknik bilgi, kurumsal kapasite ve toplumsal sorumluluk üretilir.

Peki biz coğrafyayı neden bu kadar kolay kaderleştiriyoruz? Çünkü kader, sorumluluktan daha konforludur. Kader dendiğinde kimse hesap vermez. Yıkılan binanın müteahhidi, imar affını çıkaran siyasetçi, denetim yapmayan kurum, dere yatağına ev yapan belediye, tarım politikasını planlamayan devlet, suyu hoyratça tüketen toplum geri çekilir. Sahneye yalnızca “coğrafya” çıkar(tılır). Böylece insan eliyle büyütülen felaketler ve beceriksizlikler doğanın kaçınılmaz sonucu gibi anlatılır.

Tüm bu nedenlerle “coğrafya kaderdir” sözü, dikkatli kullanılmadığında, toplumsal sorumluluğu örten tehlikeli bir teselliye dönüşür. Bize düşen, coğrafyayı inkar etmek değil; onu kader olmaktan çıkarmaktır. Bunun yolu da Nasrettin Hoca’nın hikmetini tümüyle terk etmekten değil, Newton’un merakını ve dönüştürücü aklını da yanına almaktan geçer. Çünkü insan yalnızca başına geleni anlamlandıran bir varlık değildir; aynı zamanda başına gelecek olanı azaltabilecek, değiştirebilecek ve dönüştürebilecek bir varlıktır.

Sözün özü; coğrafya kader değildir; kader haline getirilmiş ihmallerin, alışkanlıkların ve zihniyetlerin adıdır.

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *