İnsanlığın güvenliği silah tüccarlarına mı kaldı?
Ankara'daki NATO Zirvesi sona erdi. Zirvenin ardından yapılan açıklamalar, üye ülkelerin savunma harcamalarını artırma yönündeki iradelerini bir kez daha ortaya koydular. Dünyanın birçok bölgesinde süren çatışmalar ve zirve sonrasında yaşanan yeni askeri gerilimler ise, "Daha fazla silah dünyayı gerçekten daha güvenli mi yapıyor?" sorusunun cevabı belliyken, tam bir yalan ve pazarlama hileleriyle silahlanma yarışını halklara zorbaca dayatıyorlar.
Bu soruya generaller başka cevap verebilir, silah şirketleri başka cevap verebilir, hükümetler başka cevap verebilir. Ama bir de emekçilerin cevabı vardır.
Çünkü savaşların kararını onlar vermez; fakat faturayı en çok onlar öder. Asgari ücretle çalışan fabrika işçisi için NATO'nun daha fazla silahlanması; maaşına yapılmayan zam, çocuğunun beslenme çantasından eksilen bir meyve, ödeyemediği kira ve bitmeyen mesai demektir.
Yoksul köylü için; pahalı mazot, pahalı gübre, kuruyan tarlalar ve satamadığı ürün demektir. Çünkü bütçenin önceliği üretim değil, silah olduğunda toprağın sesi daha az duyulur.
İlkokula başlayan küçük bir kız çocuğu için güvenlik; savaş uçakları değil, güvenle gidebildiği okul, ücretsiz kitaplar ve umutla büyüyebileceği bir gelecek demektir.
Huzurevindeki yaşlı için güvenlik; yeni füze sistemleri değil, ilacına ulaşabilmek, insanca yaşayabileceği bir emeklilik ve torunlarının savaş korkusu yaşamamasıdır.
Yeni nişanlanmış iki genç için güvenlik; ev kurabilecekleri bir gelir, ulaşabilecekleri bir konut ve gelecek kurabilecekleri bir ülkedir.
Sanayide MESAM çırakları ya da üniversite okumaya çalışan genç için güvenlik; diplomasıyla iş bulabileceği, bilim üretebileceği ve geleceğini başka ülkelerde aramak zorunda kalmayacağı bir memlekettir.
Bir evsiz için ise güvenlik; başını sokabileceği sıcak bir çatı, bir tas çorba ve insan yerine konulmaktır.
Silahlanma yarışının kazananları her zaman silah üreten şirketlerdir. Kaybedenleri ise dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın emekçiler, yoksullar, çocuklar ve gelecek hayali kuran gençler olur.
Çünkü savaşın ilk kurşunu askere değil, emekçinin sofrasına sıkılır. İlk bomba yalnızca bir şehri yıkmaz; bütçeleri de vurur. Eğitimden kesilir, sağlıktan kesilir, emeklinin maaşından kesilir, çiftçinin mazotundan kesilir. Silah şirketlerinin hisseleri yükselirken, milyonlarca insanın yaşam umudu düşer. NATO'nun yüzde 5'lik yeni silahlanma hedefi, silah üreticileri için yeni kâr kapısıdır; emekçiler için ise daha az ekmek, daha fazla vergi, daha fazla yoksulluktur.
Bugün insanlığın önündeki temel soru şudur: Daha çok silah mı, daha çok ekmek mi? Daha çok füze mi, daha çok okul mu? Daha çok askeri bütçe mi, daha çok hastane mi?
Ankara'da NATO liderleri sözüm ona güvenliği konuşuyordu. Aynı saatlerde Ortadoğu'da anneler çocuklarını toprağa veriyordu. Bir tarafta NATO zirvesinin ihtişamlı salonları vardı; diğer tarafta bombaların altında kalan şehirler... Ulusal ve dünya basın manşetlerinin aktardığına göre ABD Başkanı Donald Trump, İran'a yönelik saldırı kararını Ankara'da bulunduğu sırada onayladı. Eğer öyleyse, Türkiye İran’a savaş açmamış görünse de tarihe emperyalistlerin savaş örgütü olan NATO’ya ev sahipliği yaptığı başkentinde bombalama emrini verenlere yardım ve yataklık yapmış olmaz mı? Ankara NATO zirvesi den çok savaş hattının sınır ülkesinden adeta savaş karargâhı konumuna düşürülmüş dersek haksızlık mı yapmış oluruz? aynı zamanda yeni bir savaşın düğmesine basılan şehir olarak da geçecektir. Asıl sorulması gereken ise şudur: Güvenlik dedikleri şey kimin güvenliğidir? En azından “Dostum Trump’a bunu Türkiye’yken yapma” denemez miydi?”
Gerçek güvenlik, insanların korkuyla yaşadığı bir dünyada değil; açlığın azaldığı, adaletin güçlendiği, demokrasinin işlediği ve barışın egemen olduğu bir düzende mümkünken bugün Ortadoğu'da ve dünyanın herhangi bir yerinde ölen çocukların milliyeti farklı olabilir; ağlayan annelerin dili farklı olabilir. Ama gözyaşının dili birdir. Emekçinin ekmeğini küçülten, çocukların geleceğini karartan ve halkları birbirine kırdıran her savaş politikası, hangi bayrak altında yürütülürse yürütülsün, insanlığa karşı işlenmiş ortak bir vicdan suçudur. İnsanlığın ihtiyacı yeni ittifaklar ve yeni silahlar değil; yeni bir barış iradesidir.
İnsanlık, atomu parçalayacak bilgiyi üretti ama bir çocuğun yaşam hakkını koruyacak ortak iradeyi üretemedi. Bugün etikten, hukuktan ve uluslararası kurallardan söz ediliyorsa, bunlar güçlülerin işine geldiğinde uygulanıp gelmediğinde bir kenara bırakılacak ilkeler olmamalıdır. Eğer hukuk yalnızca güçsüzler için varsa, o artık hukuk değildir. Eğer barış yalnızca bildirilerde kalıyorsa, o artık barış değildir. Ve eğer dünya düzeni, çocukların ölümünü "kaçınılmaz bedel" olarak görmeye başlamışsa, sorun yalnızca siyasetin değil, insanlığın vicdanındadır.
O vicdan emperyalistler ve işbirlikçilerinde hiç olmadı. Gerçeği görüp de susanların vicdanı olsa ne olmasa ne? Vicdan ve adalet görmek isteyenler: Ülkenin her yanında “ NATO’ya Hayır, NATO suç örgütünü ülkemizde istemiyoruz diye: Ülkenin bir çok merkezinde yürüyen, zorbalığa uğrayan, gaz yiyen, zindanlara atılanlara iyi bakın görürsünüz!