İstanbul’da yaya olmak
İstanbul Planlama Ajansı verilerine göre İstanbul’da yolculukların %40,5’i yaya, %27,9’u toplu taşıma, %31,6’sı otomobil ve servis ile yapılıyor. Yani İstanbul’da yürüme oranı pek de fena sayılmaz ama yürüme konforu tartışmalı.
Mesela bir çocuk arabasıyla rahat yürüyebiliyor musunuz? Yaşlı biri yolun ortasında nefeslenmek için bir bank bulabiliyor mu? Görme engelli bir vatandaş kaldırımda yönünü kaybetmeden ilerleyebiliyor mu? Bir kadın akşam saatinde o sokaktan geçerken kendini güvende hissediyor mu? Eğer cevabımız tereddütlüyse, o şehir henüz tam anlamıyla yürünebilir değildir.
Bir yolda kaldırım bulunuyor olması, o alanın “yürünebilir” olma niteliği sağladığını garanti etmez. İstanbul özeline inersek yürümek çoğu zaman bir ulaşım biçiminden çok küçük bir mücadeleye dönüşüyor.
Bir yandan İstanbul’da günlük yolculukların önemli bir bölümü yaya olarak gerçekleşiyor.
Yani İstanbullu zaten yürüyor. Ancak İstanbul’da birçok insan için yürümek hâlâ konforlu bir tercihten çok mecburi bir etap. Metrodan eve kalan son 800 metre, bazen bütün yolculuğun en yorucu kısmı olabiliyor. Otobüs durağına kadar olan kısa mesafe, kötü kaldırım yüzünden uzun bir çileye dönüşebiliyor. Bir yere “yakın” olmak yetmiyor, oraya nasıl yürüdüğünüz de önemli.
Oysa yürümek en demokratik ulaşım biçimidir, öyle değil mi? Benzin istemez, bilet istemez, özel araç istemez... Çocuk da yürür, genç de yürür, yaşlı da yürür. Yeter ki şehir buna izin versin. Bu yüzden kaldırım bir detay değil, kamusal alanın en önemli parçalarından biridir.
Bugün sağlıklı yaşam için insanlara “daha çok yürüyün” deniyor. Doktorlar neredeyse her türlü hastalık için yürümeyi öneriyor. Akıllı saatler adım sayıyor. Telefonlar bizi uyarıyor. Ama kaldırım işgal edilmişse, park yoksa, sokak güvensizse, hava kirliyse, yolun karşısına geçmek zorsa, gölge yoksa, dinlenecek bank yoksa, insanlar yürüsün de nerede yürüsün?
Yürünemeyen şehir, insanı eve ve araca bağımlı kılar. Bu da trafiği artırır, hava kalitesini düşürür, stresi çoğaltır, sağlık harcamalarını büyütür, mahalle kültürünü zayıflatır.
Yürünebilir şehir ise tam tersini yapar. İnsanları hareket ettirir, esnafı canlandırır, güven duygusunu artırır, çocukları sokağa yaklaştırır, yaşlıları hayata dahil eder.
Peki ne yapmalı?
Önce kaldırımı ciddiye almalıyız. Kaldırım, araçtan arta kalan yer değildir. Kaldırım, insanın kentteki ilk hakkıdır.
Kaldırımlar geniş, kesintisiz, engelsiz ve erişilebilir olmalı, yaya geçitleri gerçekten yayayı korumalı, duraklardan mahallelere giden yollar güvenli hale getirilmeli. Ağaç, gölge, bank, çeşme, aydınlatma gibi basit görünen ama hayat kalitesini doğrudan etkileyen unsurlar şehir tasarımının merkezine alınmalı.
Yani sözün kısası İstanbul’un yeni bir yürüyüş kültürüne değil, yürümeye saygılı bir şehir aklına ihtiyacı var.
Çünkü İstanbullu zaten yürüyor… Ancak yol var, yer yok.
