Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
19°
Ara

Mutlak butlan, AKP- MHP ve CHP kavgasında sol tutum

YAYINLAMA:
Mutlak butlan, AKP- MHP ve CHP kavgasında sol tutum

Türkiye’de siyaset uzun zamandır yalnızca seçimler üzerinden değil, devlet aygıtının bütün imkanlarıyla yürüyen çok katmanlı bir hegemonya savaşı üzerinden şekilleniyor. Bugün CHP etrafında yaşanan “mutlak butlan”, kurultay tartışmaları, kayyum ihtimalleri, yargı üzerinden dizayn girişimleri ya da parti içi klik savaşları da bu büyük tablonun parçalarıdır. Görünen yüzeyde mesele; bir partinin yönetimi, bir kurultayın meşruiyeti ya da genel başkanlık yarışı gibi sunulsa da gerçekte yaşanan çatışma Türkiye kapitalizminin farklı klikleri arasındaki iktidar paylaşım kavgasıdır.

Bir tarafta, siyasal İslamcı, ümmetçi, milliyetçi ve güvenlikçi eksen üzerinden devlet aygıtını merkezileştiren AKP-MHP blokunun temsil ettiği sermaye düzeni vardır. Diğer tarafta ise liberal piyasa ekonomisini “demokratik restorasyon” söylemiyle yeniden tahkim etmeye çalışan, Batı kapitalizmiyle daha uyumlu bir modernleşme hattını temsil eden CHP merkezli blok bulunmaktadır. İki taraf arasındaki çatışma serttir; çünkü mesele yalnızca seçim kazanmak değil, devletin ekonomik kaynaklarını, yargısını, bürokrasisini ve sermaye ilişkilerini hangi kliğin yöneteceği meselesidir.

Bu nedenle CHP’ye dönük operasyonları yalnızca “hukuksuzluk” başlığıyla okumak eksik olur. Elbette ortada ciddi bir hukuk dışılık vardır. Tutuklamaların, kayyum uygulamalarının, yıllarca süren davaların, siyasi mühendislik girişimlerinin demokratik hiçbir zemini yoktur. Bu durum yeni değil. Türkiye sosyalist hareketi ve Kürt siyaseti bunu sadece mahpus yatarak değil, canlarıyla sınanmış, ödetilmiş bir geçmiş ve fiiliyata sahibiz. Ancak mesele sadece hukuk değildir; mesele aynı zamanda iktidarın, karşısında oluşabilecek alternatif sermaye ve siyaset merkezlerini kontrol altında tutma çabasıdır. İstinaf mahkemesinin yıllar önceki bir kurultayı bugün iptal ederek CHP’yi iç çatışmaya sürüklemesi de bu güç savaşının ürünüdür. Ama burada asıl dikkat çekici olan, sistemin kriz anlarında kendi muhalefetini bile yeniden dizayn etme kapasitesidir.

Tam da bu noktada sol ve sosyalist hareketin tarihsel sorumluluğu ortaya çıkıyor.

Türkiye solu uzun süredir düzen içi kutuplaşmanın çekim alanına sıkışmış durumda. AKP karşıtlığını çoğu zaman sınıfsal bir hatta değil, CHP eksenli bir “demokrasi savunusu” çizgisinde kuruyor. Böyle olunca da emek-sermaye çelişkisi geri plana itiliyor; yerine “iyi yönetim-kötü yönetim”, “iyi adam-kötü adam”, “laik-gerici” gibi ikilikler geçiyor. Oysa emekçi sınıfların hayatını belirleyen temel gerçeklik, hangi sermaye kliğinin iktidarda olduğu değil; sömürünün ağır sürekliliğidir.

Bugün Türkiye’de işçi sınıfı ağır bir yoksullaşma, güvencesizlik ve örgütsüzleşme yaşıyor. Gençlik geleceksizlikle, kadınlar hem ekonomik hem erkek egemen baskıyla, emekliler açlık sınırında yaşamla karşı karşıya. Doğa talanı, maden şirketleri, rant projeleri, özelleştirmeler ve taşeronlaşma düzenin bütün partileri döneminde sürdürüldü. Çünkü mesele kişilerden çok sistemin kendisidir. Sermaye düzeni kendi devamlılığını garanti altına aldığı sürece, iktidarın hangi klik tarafından yönetildiği emekçiler açısından çoğu zaman yalnızca yöntemin değişmesi anlamına geliyor.

Burada sosyalist hareket açısından en büyük tehlike, burjuva muhalefetin kuyruğuna takılan bir “yedek güç” haline gelmektir. İlkesiz destek politikaları, sosyalist hareketi bağımsız siyasal odak olmaktan çıkarıp düzen içi restorasyon projelerinin aparatı haline getiriyor. Belediyelerde ortaya saçılan yolsuzluklar, rant ilişkileri, ihale ağları ya da parti değiştiren siyasetçilerin bıraktığı siyasal çürüme çoğu zaman “AKP gitsin de nasıl giderse gitsin” kolaycılığıyla görmezden geliniyor. Böylece emekçi sınıfların bağımsız siyaseti yerine, sermaye kliklerinden birinin iktidar alternatifi güçlendirilmiş oluyor.

Tarih bize şunu defalarca gösterdi: Sosyalist hareket kendi bağımsız hattını kaybettiği her dönemde eridi, etkisizleşti ve düzen tarafından soğuruldu. Avrupa sosyal demokrasisinin yaşadığı dönüşüm de budur. Bir zamanlar işçi sınıfı adına ortaya çıkan partiler zamanla kapitalizmin krizlerini yöneten yapılara dönüştü. Türkiye’de de benzer bir risk büyüyor. Düzen içi “demokratikleşme” beklentisi, sosyalist siyaseti sınıf ekseninden uzaklaştırıp liberal restorasyon projelerine bağladığında ortaya devrimci değil, sistemin tampon gücü olan bir siyaset çıkıyor.

Kürt sorununun yıllardır manipülasyonlarla yönetilmesi nasıl toplumsal muhalefeti parçalıyorsa, sosyalist hareketin CHP merkezli kutuplaşmaya sıkıştırılması da aynı işlevi görüyor. Çünkü düzen, emekçi sınıfların ortak sınıfsal bilince ulaşmasından korkuyor. Türk ve Kürt emekçilerin, laik ve muhafazakâr yoksulların, gençlerin, kadınların, işsizlerin ortak çıkar temelinde birleşmesi; sermaye düzeni açısından en büyük tehdittir. Bu yüzden sistem sürekli kimlikler, korkular ve kutuplaşmalar üzerinden toplumu yeniden dizayn ediyor. O halde ihtiyaç duyulan şey, bir “düzen restorasyonu” değil; emek merkezli bağımsız bir siyasal hattın örülmesidir.

Bu hat, yalnızca seçim dönemlerinde kurulan geçici ittifaklardan ibaret olamaz. Ekonomik, siyasal ve ideolojik olarak sermaye düzenine karşı programatik bir mücadele hattı kurulmadan gerçek bir emek ve demokrasi cephesi oluşmaz. Böyle bir cephe; işçi haklarını, kamuculuğu, sendikal özgürlüğü, laikliği, halkların eşitliğini, kadın özgürlüğünü, doğanın korunmasını ve anti-emperyalist bağımsızlığı birlikte savunabilmelidir.

CHP bu hattın merkezine değil, olsa olsa belirli demokratik başlıklarda temas kurulabilecek bir alanına dönüşebilir. Çünkü CHP’nin tarihsel ve sınıfsal karakteri, sonuçta kapitalist modernitenin restorasyonuyla sınırlıdır. Emekçi sınıfların kurtuluşu ise kapitalizmin daha “ılımlı” bir versiyonunda değil, sömürü ilişkilerinin ortadan kaldırılacağı yeni bir toplumsal düzendedir.

Bugün görev; sermaye kliklerinin iktidar savaşında taraf olmak değil, işçi sınıfının bağımsız siyasal öznesini yeniden yaratmaktır. Gerçek mücadele, Erdoğan’ın mı, İmamoğlu’nun mu yoksa başka bir sermaye temsilcisinin mi yöneteceği değildir. Gerçek mücadele; bu düzenin ürettiği sömürü, eşitsizlik, yoksulluk ve bağımlılık ilişkilerine karşı emekçi halkın kendi kaderini eline alıp alamayacağıdır.

Aktörlerin değişmesi sistemi değiştirmiyor. Çünkü aynı sahnede, farklı maskelerle aynı düzen oynanıyor. Emekçi sınıfların gerçek kurtuluşu ise o sahnenin dekorunu değiştirmekten değil, oyunun kendisini değiştirecek örgütlü ve birleşik bir halk iradesi yaratmaktan geçiyor.

Son söz: "Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz" (veya "aynı nehre iki kez girilmez") Herakleitos

Aynı suda iki kez yıkanılmaz ama trajedi odur ki o suda o kadar yıkanıldı ki tuz bile koktu.

 

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *