Ahlak yoksa eğitim eksiktir
Son günlerde Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan o dehşet verici olaylar, sadece bir “asayiş haberi” olarak geçiştirilemeyecek kadar derin bir yaraya işaret ediyor. Bu bir toplumun ihmal ettiği değerlerin, ertelediği sorumlulukların ve yüzleşmekten kaçtığı ahlaki çöküşün bir dışavurumudur.
Bugün herkes aynı soruyu soruyor: “Bu noktaya nasıl geldik?”
Ama belki de daha doğru soru şu olmalı: “Biz neyi eksik bıraktık?”
Çünkü ortada bilgi eksikliğinden doğmuş bir trajedi yok. Bu çocuklar matematik biliyordu, okuma yazma biliyordu, muhtemelen sınavlara giriyor, testler çözüyor, notlar alıyordu. Ama bir şeyi bilmiyordu: İnsana zarar vermemenin, canın dokunulmazlığının, öfkenin sınırının ne demek olduğunu…
Demek ki mesele müfredatın doluluğu değil, ruhunun boşluğu.
Bugün okullarımızda “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” dersleri var. Ama ahlak kısmı çoğu zaman ya ezberleniyor ya da sınavlık bir konu olarak görülüyor. Oysa ahlak, bir ders değil; bir yaşam biçimi, bir refleks, bir iç pusuladır. Ve o pusula kaybolduğunda, en eğitimli kişi bile en ilkel davranışları sergileyebilir.
Biz uzun zamandır ahlakı, ilkeler bütünü olmaktan çıkarıp duruma göre eğilip bükülen bir söyleme dönüştürdük.
İnandığını söyleyen ama yaşamayan, değerleri savunan ama davranışına indirmeyen bir toplum haline geldik.
Bakın dijital dünyaya…
İnsanlar artık en kırılgan anlarını, aile içi tartışmalarını, çocuklarını, ilişkilerinin en mahrem taraflarını görünürlük uğruna sergiliyor. Mahremiyet, beğeni uğruna feda ediliyor. Bu bir özgürlük meselesi değil; bu, sınırlarını kaybetmiş bir ahlak anlayışının sonucudur.
Ve biz hâlâ çocuklara daha fazla formül, daha fazla bilgi, daha fazla test öğretmeye çalışıyoruz.
Ama kimse şu soruyu sormuyor:
Bu çocuk öfkesini nasıl yönetecek?
Başkasının acısını nasıl hissedecek?
Gücü eline geçtiğinde neden zarar vermemesi gerektiğini kim öğretecek?
Ahlak eğitimi; “ayıp, günah, yasak” ezberi değildir.
Ahlak eğitimi;
Başkasının yükünü fark edebilme,
Gücün varken incitmemeyi seçebilme,
Her şey mümkünken kendine sınır koyabilme becerisidir.
Bugün yaşadığımız kriz tam da burada başlıyor.
Çocuklara zihinsel kaslarını geliştiriyoruz ama vicdan kaslarını ihmal ediyoruz.
Bilgiyi artırıyoruz ama merhameti azaltıyoruz.
Ancak burada bir başka hayati ihmal daha var:
Sorunlu, travma yaşayan ya da davranışsal problemler gösteren çocukları zamanında fark edemiyor, fark etsek bile çoğu zaman yeterli müdahaleyi yapamıyoruz. Oysa okullar sadece akademik başarı merkezleri değil; aynı zamanda çocukların ruhsal gelişiminin de takip edilmesi gereken alanlardır.
Bu nedenle okullarda pedagogların ve psikolojik danışmanların (PDR) çok daha aktif, erişilebilir ve etkin bir şekilde görev yapması bir tercih değil, zorunluluktur. Her çocuğun duygusal durumu takip edilmeli, öfke, yalnızlık, dışlanmışlık gibi risk işaretleri erken dönemde tespit edilerek gerekli psikolojik destek sağlanmalıdır. Çünkü ihmal edilen her duygu, bir gün kontrolsüz bir davranışa dönüşebilir.
Bununla birlikte çocuklarımızın özellikle sosyal medya başta olmak üzere dijital dünya ile kurduğu ilişki de yeniden ele alınmalıdır. Sınırsız ve denetimsiz bir dijital platformlar çocukların gerçeklik algısını, empati becerisini ve duygu dünyasını zedelemektedir. Bu nedenle hem okulda hem evde çocuklara dijital dünyayı bilinçli kullanma eğitimi verilmeli; tüketen değil, düşünen ve üreten bireyler olmaları sağlanmalıdır.
Ve en önemlisi…
Çocuklarımızı sadece akademik başarıya değil; sanata, edebiyata ve spora yönlendirmeliyiz. Çünkü sanat ruhu inceltir, edebiyat insanı derinleştirir, spor ise disiplin ve denge kazandırır. Toplumdan kopan değil, topluma karışan; öfkeyle değil üretimle kendini ifade eden kişiler ancak bu şekilde yetişir.
Yaşanan olaylar bir anda olan bir şey değil.
Bu, uzun süredir ihmal edilen bir eğitimin sonucudur.
Artık şunu açıkça konuşmak zorundayız:
Müfredata yeni bir ders eklemeliyiz. Ama bu ders sadece okulda değil; evde, sokakta, işte, hayatın her alanında yaşanmalı. Ahlak, kitapta kalan bir bilgi değil; hayatta karşılığı olan bir davranış haline gelmeli.
Çünkü mesele çocuklara “doğruyu öğretmek” değil,
doğruyu yapabilecek bir karakter inşa etmektir.
Eğer bunu başaramazsak, daha çok bilgiye sahip ama daha az insan kalmış bir toplum olmaya devam edeceğiz.
Ve o zaman asıl felaket, tek bir olay değil;
o olayları doğuran sistemin kendisi olacaktır.