Rektör atayan adam: Yalçın Küçük üzerine bir hatırla(t)ma
Yalçın Küçük’ü ilk kez Ankara’da Özgür Üniversite’nin kuruluş etkinliğinde görmüştüm. Henüz genç bir üniversite öğrencisi olarak isimlerin taşıdığı entelektüel ve politik ağırlığın ve ortamın bende yarattığı heyecanı ve merakı hala hatırlıyorum. Sahnedeki masada Fikret Başkaya, İsmail Beşikçi ve Yalçın Küçük vardı.
Yalçın Küçük, daha ilk andan itibaren —yaşamı boyunca da defalarca şahit olacağımız— o “hiper aktif” haliyle dikkat çekiyordu. Daha ilk dakikadan itibaren sahnedeki dengenin nasıl bozulduğunu hatırlıyorum. Sürekli araya giren, yerinde duramayan, her söze müdahale etme ihtiyacı duyan heyecanlı bir figürdü. Bir ara oturduğu sandalyeden aniden kalktı, Beşikçi’nin omzuna bir poşu bıraktı ve “Her üniversitenin bir rektörü var; Özgür Üniversite’nin rektörü de İsmail Beşikçi olsun” dedi. Muhtemelen kendisinden başka kimsenin böyle bir “atamadan” haberi yoktu. Yalçın Küçük’ün çalışmalarını okudukça ve ekrandan takip ettikçe anladım ki bu ne bir şakaydı ne de Beşikçi’yi onurlandıran bir jestti. Bu, bir karakterin kendini dünyaya sunma biçimiydi ve aslında "atama yetkisini" kullanarak kendi iktidarını tahkim etme girişimiydi.
Özgür Üniversite’de yıllar geçirdim. Önce öğrencisi oldum, sonra dersler verdim, yayınlarına katkı sundum ve yönetimde yer aldım. Ankara’daki merkezi 2013 yılında kapandı ve İstanbul’a taşındı. Bütün bu zaman boyunca Yalçın Küçük’ü bir kez bile Özgür Üniversite’de görmedim. Kuruluşuna geldi, “rektör atadı” ve ortadan kayboldu. Bu, onun düşünsel serüvenine dair küçük ama öğretici bir metafordur; gelir, sahiplenir, müdahale eder, adlandırır, rol dağıtır ve terk eder.
Ölümünden sonra ise sosyal medyada gördüğüm tablo gerçekten çok ilginçti. Birkaç eleştiri vardı ama onu yakından tanımış olanlar, muhtemelen her şeye rağmen hocanın temsil ettiği politik alana duyulan saygıdan olsa gerek çoğunlukla suskundu. Bunun dışında büyük bir çoğunluk övgü dolu paylaşımlar yapıyordu. Ne kadar seviliyormuş diye düşündüm ve açıkçası şaşırdım.
Paylaşımlarda onun hakkında “çocuksu heyecan”, “yerinde duramayan enerji”, “renkli kişilik” gibi romantik yakıştırmalar öne çıkıyordu. Bu tür ifadeler, sorunlu bir karakteri estetize ederek sempatik ve karizmatik göstermenin en etkili yollarından biridir.
Max Weber karizmayı, olağanüstü nitelik atfedilen ve bu sayede taraftar üreten bir otorite biçimi olarak tanımlar. Ama Weber’in metinlerini biraz daha dikkatli okuduğumuzda karizma ile narsisizm arasındaki sınırın son derece ince olduğunu görürüz. Hatta çoğu zaman karizma dediğimiz şey, başkalarının bir narsisizmi kabullenme biçimidir.
Yalçın Küçük örneğinde bu sınırın muğlaklaştığını hatta çoğu zaman aşıldığını düşünüyorum. Kalpak ve kırmızı/kızıl atkıdan oluşan “sahne kostümü”, mimikleri, öfkeyle masaya vurması, bağırması, elindeki nesneleri fırlatması… Bunlar bir “entelektüel performans” değil, doğrudan bir tahakküm jestidir. Ama ilginçtir, bu jestler yıllarca “renkli kişilik” diye sunuldu.
En dikkat çeken özelliklerinden biri ise bitmek bilmeyen bir “ben” vurgusuydu.
“Ben söyledim”, “ben yazdım”, “ben uyardım” “ben …” Bu “ben” merkezli vurgular, bir anlatım tercihi ya da üslup meselesi değil; doğrudan doğruya varlığını dayatan bir stratejinin dilidir. Başka bir deyişle bu tam anlamıyla bir “sahne performansı”dır. Ama burada performansın amacı bir fikri anlatmak değil, bizzat performansın kendisini, dolayısıyla “beni” merkez haline getirmektir. Yani fikir özneye hizmet eder, özne fikre değil. Yalçın Küçük’ün girdiği her ortamı domine etmesi de buradan gelir. Ev sahibi değilken bile ev sahibi gibi davranan, bulunduğu yeri kısa sürede kendi sahnesine çeviren bir figür.
Ardında kurumsallaşmış bir miras, süreklilik arz eden bir gelenek ya da sistematik bir düşünce bırakmaz; daha çok izleyeni etkisi altına alan performatif bir iz/hayranlık bırakır. Bu nedenle onu övenlerin, “Yalçın Küçük’ün şu düşüncesi” diye referans verebilecekleri bütünlüklü bir çerçeve sunmaları oldukça güçtür.
İsimler, soyadları ve kökenler üzerinden yürüttüğü “analizler” ise performansının en problemli yönlerinden biriydi. İnsanların etnik ya da dinsel kökenlerini ifşa etmesi—doğru olsalar bile—ve buradan komplo teorileri üretmesi, akademik (zira kendisi bir iktisat profesörüydü) ya da politik bir çabadan ziyade, düpedüz bir iktidar gösterisiydi. “Ben o kadar çok şey bilen biriyim ki; sizin soyunuzu da, sopunuzu da, emellerinizi de çözer ve teşhir ederim.” Bu, entelektüel bir iddiadan çok, kendini mutlak bir hakikat mercii olarak konumlandıran bir üstünlük dilinin açık ifadesiydi.
Bu tür soy ifşaları çoğu zaman ırkçı zihniyetlerin ilgi alanına girer. Ancak Yalçın Küçük’te bu durum dahi tam anlamıyla bir ideolojiye dönüşmez. Çünkü onun temel motivasyonu, bir dünya görüşü inşa etmekten ziyade sahne performansıyla kurduğu merkezi konumunu sürdürmektir. Daha açık bir ifadeyle, ideoloji bile onun için her şeyin merkezine koyduğu “ben” için yalnızca bir araçtır.
Fransa’dayken Kıbrıs Savaşı’yla ilgili yaptığı ifşaatlar da bu bağlamda okunmalı. Bunları politik bir cesaret ya da etik duyarlılık olarak görmek fazlasıyla naif olur. Orada da mesele savaşın kendisi ya da işlenen savaş suçlarının teşhiri değil, onun o savaş içindeki rolüdür. Her şey dönüp dolaşıp aynı merkeze gelir; “Ben”.
Bu yüzden Yalçın Küçük’ü anlamak için yazdıklarından çok, kendini nasıl kurduğuna ve ifade ettiğine bakmak gerekir. O, fikir üreten bir entelektüelden çok, kendisini fikir yerine koyan bir figürdü. Ve belki de bu yüzden, ölümünden sonra hakkında bu kadar çok şey söylendi ama söylenenlerin çoğu onun düşüncelerine değil, performatik “etkisine” dairdi.
Benim hafızamda ise Yalçın Küçük hala o ilk sahnede duruyor: Bir masa,
birkaç önemli isim ve aniden ayağa kalkıp “rektör” atayan bir adam. Karizma mıydı bu? Yoksa yalnızca iyi gizlenmiş bir narsisizm mi?