Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
9°
Ara

Sandık, savaş ve iktidar: Burjuva demokrasisinin sınırları

YAYINLAMA:
Sandık, savaş ve iktidar: Burjuva demokrasisinin sınırları

Demokrasi dedikleri şey nedir? Sandık mı, oy mu, yüzdeler mi? Yoksa daha derinde, görünmeyen bir gerçek mi var? Demokratik emekçi sınıflar tarafından bakıldığında mesele aslında oldukça nettir: Kapitalizmin demokrasisi, biçim olarak halkın yönetimi gibi görünür; ama özünde sermayenin iktidarını güvence altına alır. Sandık vardır, seçim vardır, temsil vardır… ama bütün bu mekanizma, eşitsiz bir toplumsal yapının üzerinde yükselir.

Kapitalist sistemde seçimler yapılır, iktidarlar değişir gibi görünür. Oysa bu değişim, emek ile sermaye arasındaki temel çelişkiyi ortadan kaldırmaz. Çünkü medya büyük ölçüde sermayenin elindedir, ekonomik güç siyasal alanı belirler ve devlet aygıtı başından itibaren sermaye adına bir karakter taşır. Bu yüzden sandık çoğu zaman halkın iradesini değil, egemen sınıfların yönetimini meşrulaştıran bir araç olarak çalışır. Ama tarih bize şunu da gösterir: Bazen bu düzen kusursuz işlemez. Bazen sandık, hesaplananın dışında sonuçlar üretir. Ve tam da o an, sistemin gerçek yüzü görünür hale gelir.

Bugün Türkiye’de yaşanan durum tam olarak böyle bir kırılma anıdır. Yerel seçimlerde CHP ye verilen oyların %44,4 ü. DEM Parti’ye verilen oyların %27,7 si siyasal irade ortadan kaldırılmış değersiz hale getirilmiştir.… Ama daha önemlisi şudur: Çünkü mesele artık sandıkta kazanmak değil, kazandığını kullanabilmektir. Kaldı ki kapitalist demokrasilerde iktidarların hem varlığı hem de meşruiyeti oy tercihlerinin ağırlığına bağlı iken.

İktidar bloku olan AKP ve MHP’nin toplumsal desteğinin %40’ların altına gerilediğini gösteren çok sayıda veri varken, siyasal güç kaybı sandıkta değil, devlet içinde telafi edilmektedir. Bu telafi mekanizması ise açık ve sistematik bir biçimde çalışmaktadır. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınmakta, yerlerine kayyumlar atanmakta ya da belediye meclis çoğunlukları ve idari araçlar kullanılarak yerel yönetimler fiilen merkezi iktidarın kontrolüne geçirilmektedir. Üstelik bu süreçler çoğu zaman hukuki kesinlikten yoksun, uzun tutukluluklarla ve belirsiz yargı süreçleriyle yürütülmektedir.

Bu noktada yaşanan şey artık bir “hukuk uygulaması” değildir. Bu, doğrudan siyasal alanın yeniden düzenlenmesidir. Daha açık söylemek gerekirse, sandıkta ortaya çıkan irade, devlet mekanizmaları aracılığıyla yeniden şekillendirilmektedir. Ve bu müdahale tesadüfi değil, son derece seçicidir. Neredeyse yalnızca CHP ve DEM Parti belediyelerinde yoğunlaşması, bunun politik değil devleti ele geçirmiş olanlarla, devleti yönetmek üzere mücadele edenlerin arasındaki çetin kavganın sonuçları olduğunu göstermektedir.

Kapitalizmde rekabet sadece emek ile sermaye arasında yaşanmaz. Sermaye kendi içinde de bölünür, çatışır, yeniden dizilir. Pazar paylaşımı, kamu kaynaklarına erişim, ihale ve rant düzeni bu mücadelenin temel başlıklarıdır. Bu yüzden iktidar, yalnızca yönetim yetkisi değil; aynı zamanda ekonomik düzeni belirleme gücüdür. Ve bu gücü elinde tutanlar, rakiplerini sadece seçimle değil, devletin bütün araçlarıyla tasfiye etmeye yönelir.

Yargının bu süreçte aldığı rol ise ayrı bir başlıktır. Yargı, teoride hukukun güvencesidir. Ama pratikte, özellikle kriz anlarında, iktidarın en etkili araçlarından birine dönüşebilir. Seçilmişlerin görevden alınması, uzun süreli tutukluluklar, muhalefetin sistematik biçimde kriminalize edilmesi… bunların hiçbiri tekil olaylar değildir. Bunlar, kurulu sistem içinde güç ve iktidar mücadelesinin her yol mübah noktasında kapitalist demokrasinin de ayaklar altında çiğnendiği bir sürecin uygulamaları faşizmin giderek kurumsallaşmış haline dönüşmektedir.. Artık mücadele sadece sandıkta değil; mahkeme salonlarında, idari karar mekanizmalarında ve devletin görünmeyen katmanlarında verilmektedir.

Bu tablo içinde yerellerde %72,1’lik oran, bir çoğunluğu değil, bastırılmış bir potansiyeli ifade eder. Çünkü bu toplumsal kesim henüz ortak bir program etrafında birleşmiş değildir. Parçalıdır, farklı siyasal yönelimlere sahiptir ve sistem içi sınırlar içinde hareket etmektedir. Bu nedenle sayı olarak büyük olmak, otomatik olarak siyasal güç anlamına gelmemektedir. İktidarın yaptığı da tam olarak budur: Bu potansiyelin birleşmesini engellemek, onu dağınık ve etkisiz halde tutmak.

Bugün yaşananları yalnızca partiler arası bir rekabet olarak okumak, meselenin özünü kaçırmak olur. Asıl çelişki, emek ile sermaye arasındadır. Bir yanda emeğiyle yaşayan milyonlar, diğer yanda devleti ve sermayeyi kontrol eden bir azınlık vardır. Sandık sonuçlarının yok sayılması, aslında bu çelişkinin açık bir biçimde ortaya çıkmasıdır. Çünkü emekçi sınıfların tercihleri kendi çıkarları ve gelecekleri için değil, Kapitalist sermaye düzeni içinde hangi sermaye gruplarının, hangi siyasal partinin çıkar hanesine güç katıp, taraf olmaya zorlanması, aldatılması, kandırılması üzerine kurulu kara propaganda algısıyla oluşturulur. Dünyada ve Türkiye’de Kapitalist demokrasilerin bu kadar gerilediği kriz dönemlerinde ulusal düzeyde iç çatışmalara paralel olarak emperyalist güçlerin Trump ve Epstein Koalisyonu gibi sapkınların dilinde” İran’ın petrolüne çökme, İran halklarını tarihte silme” gibi hukuk dişi, insanlık dışı, seri katile dönüşmeleri başka nasıl açıklanmalı? Amerikan halkları oy verirken dünyanın her yerinde cinayet işleme yetkisi verecek kadar kirlenmiş olabilir mi?

Bu durumda geriye tek bir soru kalır: Eğer sandık iradeyi belirlemiyorsa, mücadele nerede verilecektir? Tarihsel deneyim açıkça gösterir ki, haklar kendiliğinden verilmez. Örgütlenmeden, sınıf bilinci olmadan ve ortak mücadele kurulmadan hiçbir toplumsal kazanım kalıcı hale gelmez. Aksi halde en büyük çoğunluklar bile, yalnızca bir istatistik olarak kalır.

Bugün Türkiye’de yaşanan durum, sadece bir demokrasi krizi değildir. Bu, aynı zamanda bir meşruiyet krizidir. Sandık vardır ama belirleyici değildir. Oy vardır ama sonuç üretmez. Çünkü gerçek iktidar hâlâ aynı yerde durmaktadır: sermayenin ve onu temsil eden devlet gücünün elinde.

Ve bu gerçek değişmediği sürece, her seçimden sonra aynı soru daha yüksek sesle sorulacaktır: Halkın oyunun gerçekten kıymeti nedir? Sadece görünürdeki yönetenleri onaylamakla mı? Ya onlar oylarınızı tek bir kararla çöpe atarsa! Şimdi o günlerdeyiz! Gelecekte bir gün bunu da arar duruma gelebilir miyiz? Neden olmasın… Epstein koalisyonu ve İsrail siyonist haydutluğunun Filistin’de, Irak’ta, şimdi de İran’da binlerce çocuğun daha büyümeden yaşamlarını ellerinden alan cinayetlerini dava edecek bir insanlık refleksi hâlâ ortaya çıkmadıysa, açık kalmış cehennem kapılarından kaçan zebanilerin cinayetleri de normal sayılmıyor mu? Milyonlarca oyun iradesinin çöpe atılması çok mu yani!

Ama tarih şunu da gösterir: İnsanlık ne kadar karanlığa itilirse itilsin, her seferinde, o karanlığın zebanilerini ait oldukları yere, kendi yarattıkları cehenneme geri göndermeyi bilir.

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *