Selametle
Kadın akşam yemeğini keyifle hazırladı kocasına. Birlikte sofraya oturdular, günü nasıl geçirdiklerini neşe içinde anlattılar.
10 yıldır evliydiler. Milyarlarca insan içinden birbirlerini buldukları o vazgeçilmez aşkın sıcaklığıyla kadın, kocasını arkadaşlarıyla futbol oynayacaktı.. Adam oğlunu optü bebekligi gibi koktu sanki dedi kadın kocasını optü yolcu etti ve “selametle git” dedi.
O sevgi dolu kadın, çocukluğunda ve genç kızlığında yalnız ve burukluk içinde yaşamıştı. Hayat ona kara kalp sunarken o harika gülümsemesi ile hayata mutluluk hakkimdir der gibi baktı,umut etti...
Annesi yok gibi uzaklarda, babası ikinci evliliğini yaşarken kızını unutmuştu. Büyük kardesinin yanında misafir gibi yaşamışti, hep hayalini kurduğu kendine ait evi kocası sayesinde bulmanın dayanılmaz huzuru ile 10 yıl boyunca sevgisini büyütmüştü.
Ta ki o geceye kadar…
Selametle git dediği kocası için bir telefon geldi.
“Kocanı kaybettik… Kalp krizi geçirdi… Ambulansı üç kere aradık, 35 dakika sonra geldi… Hastaneye gittiğimizde doktorlar kurtaramadı…”
Kadın oracıkta yığıldı.
Duydukları dünyayı başına yıkmıştı.
Kocası artık yoktu.
Onu toprağa verdi. Gözyaşlarının toprağa değen her damlası aşkına olan haykırışıydı.
Yine kimsesizdi…
Ya oğlu…
O küçük oğluna nasıl söyleyecekti?
“Sende benim gibi yarım kaldın” diyebilecek miydi?
Bu dünya onu da eksik bir hikâyenin içine bırakmıştı.
Hayat bir ölüm haberi ile anlık değişir.
Haber ışık hızıyla yayılır, kıymet verenler taziyeye koşar.
Düğünlere aylar öncesinden hazırlanan insanlar, ölüm zamanı bir anda toplanır ve acıyı birlikte taşımaya çalışır.
Sonra herkes aynı cümleyi kurar:
“Daha çok gençti…”
“Hiç beklemiyorduk…”
“Akşam birlikteydik…”
Günler geçer, haftalar geçer.
Kalanlar kaldığı yerden devam eder.
Kimi hemen, kimi zamanla ama herkes yeniden yürümeye başlar.
Çünkü insan, Arapça kökenli nisyan kelimesinden gelir; unutkandır.
Acıya da alışır, acıyla yaşamaya da…
İlk zamanlar her gün gidilir kabristana.
Sonra bu ziyaretler azalır.
Bayramdan bayrama kalır.
Zaman akar gider.
Acılar kabuk bağlar.
Gülüş değişir, bakış değişir, yağmur kalbin diline dönüşür.
Ve insan bir gün şunu fark eder:
Zaman yaşadığın andır, gerisi rüyadır.
Ve belki de hayatın en büyük gerçeği şudur;
Sevdiğin insanla aynı sofraya oturabiliyorsan zenginsin,
Onu öpüp uğurlayabiliyorsan şanslısın,
Akşam kapıyı açıp geri geldiğini görebiliyorsan mucizeyi yaşıyorsun.
Hayat uzun değil…
Ama kıymet bilince derinleşiyor.
Hayata sevgiyle sarılmayı öğrenmeliyiz.
Çünkü ölüm gölgemiz kadar yakın ve biz her nefeste onun soğuk nefesini hissetmeden yaşamaya çalışıyoruz.
Kendimize değer vermeyi öğrenmeliyiz.
Sevdiklerimizi ertelemeden sevmeyi, kırmadan sarılmayı, bizi üzen negatiflikten uzaklaşmayı, içimizden geçen güzellikleri beklemeden söylemeyi öğrenmeliyiz.
Çünkü ben varsam hayat var…
Ben yoksam hayat yok.
Bu benim sağlığım,
bu benim kalbim,
bu benim hayatım…
Bana ait olana değer verip kendimi sevmeye devam edeceğim demek lazım.