Arafta tutulan halk(lar): İran üzerine gezi notlarım
İran kültürü, özellikle de dili yüzyıllar boyunca Anadolu’dan Mezopotamya’ya, Orta Asya’dan Mısır sınırlarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada yüksek kültürün ve idari geleneğin taşıyıcısı olmuştur. Orta Asya’da Buhara, Semerkand, Merv ve Belh gibi şehirler yalnızca ticaretin değil, aynı zamanda Farsçanın edebiyat, bilim ve bürokrasi dili olarak kökleştiği merkezlerdi. Hatta modern Türkçülük söyleminin merkezindeki “Turan” kavramı dahi Farsça kökenlidir. İran şahı Feridun, ülkesini oğulları arasında paylaştırırken doğu topraklarını küçük oğlu Tur’a verir ve bu coğrafya Tur soyundan gelenlerin ülkesi anlamında Turan olarak anılır. Zamanla bu coğrafyanın demografisi büyük ölçüde değişmiş olsa da Fars dili ve kültürü etkisini kalıcı biçimde sürdürmüştür.
Anadolu da antik dönemden itibaren yalnızca siyasi olarak değil, kültürel olarak da İran dünyasının bir parçası olmuştur. Söz gelimi bugün Bodrum olarak bildiğimiz Halikarnassos’ta inşa edilen ve antik dünyanın yedi harikasından biri sayılan Mausoleum, Pers satrapı Mausolos adına yapılmış bir anıttır. Anadolu’nun yerli halkları etnik olarak İranlı olmasalar da uzun süreli etkileşimler sonucunda güçlü bir İrani kültürel evren içinde var olmuşlardır.
İran coğrafyasına 11. yüzyıldan itibaren giren Oğuz Türkleri de Selçuklu Devleti’ni kurmuştur. Türkler askeri ve siyasal iktidarı ellerinde tutmalarına rağmen devletin ve edebiyatın dili büyük ölçüde Farsça olmuştur. Hatta Selçuklu Devleti’nin devamı olan Anadolu Selçuklularında dahi resmi dil Farsçaydı. Resmi yazışmalardan edebi üretime, bürokratik işleyişten düşünce dünyasına kadar Farsça belirleyici dil konumundaydı. Nitekim kendisi de Fars olan Mevlana Celaleddin Rumi Konya’da yaşamış ve eserlerini çoğunlukla Farsça kaleme almıştır.
Böylesine köklü ve katmanlı bir medeniyet birikimi 1979’dan itibaren, kendi toplumsal dinamizmini genişleten değil, onu ideolojik kalıplar içine hapseden bir siyasal düzenin gölgesinde giderek daralmış ve donuklaşmıştır.
Hasta Toplumlar adlı çalışmasında Robert B. Edgerton, bazı toplumların yalnızca yoksulluk ya da geri kalmışlıkla değil, bizzat kendi kurdukları kültürel ve siyasal düzenekler aracılığıyla “hastalanabileceğini” ileri sürer. Yani sorun bazen dışsal değil, içeriden örgütlenen bir çöküştür. İran gezisinden dönerken zihnimi kurcalayan soru da buydu: Ortada “hasta” bir toplum mu var, yoksa hastalık üreten bir rejim mi? İlk bakışta sokaklardaki kasvet, insanların üzerindeki görünmez ağırlık ve gündelik hayata sinmiş tedirginlik kolayca “hasta toplum” teşhisini çağırıyor. Ama sonra insanlarla yaptığım sohbetleri hatırlıyorum ve o kasvet örtüsünün altında bambaşka bir şey beliriyor. Mizah hala canlı, nezaket hala incelikli ve estetik duyarlılık hala derin. Yani toplum, tüm bu baskıya rağmen kendi kültürel sürekliliğini bir şekilde korumaya çalışıyor. Bu durumda sorun, toplumsal dokunun kendisinden çok, o dokuyu sürekli baskılayan, şekillendiren ve daraltan siyasal mekanizmada düğümleniyor.
İran’da mesele yalnızca otoriterlik değil, toplumsal dokuyu baştan sona kuşatan çok daha derin bir iktidar anlayışı var. Rejim sadece ülkeyi yönetmiyor aynı zamanda insanların duygularını, hafızasını ve gündelik hayatın neredeyse tüm rutinlerini sistematik biçimde kurguluyor. Tam da Michel Foucault’nun tarif ettiği anlamda bir iktidarla karşı karşıyayız. Yani yalnızca yasaklayan ya da cezalandıran değil, aynı zamanda duygu dünyasını, bedeni ve hafızayı biçimlendiren bir iktidar.
İran’da, daha sınırı geçer geçmez ağır bir matem atmosferi kendini hissettirmeye başlıyor. Şehrin farklı bölgelerinde yükselen savaş anıtları, duvarları kaplayan İran-Irak Savaşı’nda hayatını kaybeden gençlerin fotoğrafları; caddelere, sokaklara ve meydanlara verilmiş “şehit” isimleri… Ölümün bu denli yüceltildiği, neredeyse gündelik hayatın doğal bir parçası haline getirildiği bir ortamda insan, kendini yaşayan bir toplumun içinde değil de sürekli ölülerle yaşayan, her an kendisi de ölmeye hazır ve yaşayanlardan çok ölülerin hüküm sürdüğü bir yerde dolaşıyormuş gibi hissediyor. Ülkenin bütünü, devasa bir mezarlığı andıran yoğun bir kasvet ve hüzünle kaplı.
Normalde yas, geçici bir durumdur. İnsanlar yakınlarını kaybettiklerinde ya da ülkeleri büyük bir felaket yaşadığında yas tutarlar. Bu bir geçiş aşaması, yani bir eşik/araf halidir. Ancak zamanla bu eşik aşılır ve hayat yeniden akmaya başlar. İran’da ise gördüğüm şey, geçici bir yas hali değil; kurumsallaşmış, süreklilik kazanmış ve adeta gündelik hayatın dokusuna işlemiş bir yas rejimiydi.
Öyle ki Şiiliğin merkezindeki Kerbela anlatısından başlayarak, bu anlatıya eklemlenen yeni acılar ve kayıplarla birlikte, yas sürekli güncellenen ve genişletilen bir anlam dünyasına dönüştürülmüş. Dolayısıyla İran’da yas, geçmişe ait bir duygu olmaktan çıkarak bugünü organize eden bir iktidar aracına evrilmiş. Bu noktada yas, bireysel bir deneyim olmaktan çok, kolektif olarak üretilen ve sürekli yeniden dolaşıma sokulan bir duygu rejimi haline getirilmiş. Ve bu duygu, bizzat molla rejimi tarafından sistematik biçimde yeniden üretilip yönetiliyor.
Antropolog Victor Turner’ın ritüel ve liminalite (eşiksellik) kavramları İran’da adeta ete kemiğe bürünüyor. Zira İran’daki durum, kalıcı bir “liminal” hali andırıyor. Yani toplum sürekli olarak arafta tutuluyor ve hiçbir zaman o eşiğin dışına çıkamıyor; daha doğrusu çıkmasına izin verilmiyor. Hiç bitmeyen bir yas hali, sürekli yinelenen bir fedakarlık çağrısı ve mesiyanik bir kurtarıcıya (Mehdi’ye) ertelenmiş bir gelecek(sizlik)… İşte molla rejiminin toplumu arafta tutan ideolojik çerçevesi tam olarak böyle işliyor.
Bu arafta kalma hali, toplumu dönüştürecek dinamikleri baskıladığı için ülke adeta tarihin bir noktasında donmuş gibi bir izlenim veriyor. İşte bu yüzden İran’da zamanın ilerlemediğine, sanki sürekli kendi etrafında döndüğüne dair bir hisse kapılıyorsunuz. Molla rejimi yaşamı erteleyen, zamanı askıya alan ve toplumu sürekli bir yas duygusuna mahkum eden bir mekanizma olarak işliyor. Edgerton’ın “hasta toplum” kavramını İran üzerinden okuduğumuzda, karşımıza hastalığı hem üreten hem de taşıyıcısı olan ve toplumu da aynı hastalığın içine çeken bir rejim çıkıyor. Rejim, kendi sürekliliğini sağlamak için toplumu sürekli bir eksiklik, acı ve tehdit hali içinde tutarak bu “hastalığı” yeniden ve yeniden üretmeye devam ediyor.
