Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Parçalı az bulutlu
11°
Ara

İran “Vietnam” olur mu?

YAYINLAMA:
İran “Vietnam” olur mu?

Savaş başladığından beri İran’a yönelik olası bir kara harekatı tartışılıyor. Hem İran’ın resmi söyleminde hem de bazı yorumcuların “analiz”lerinde böyle bir girişimin ABD ve İsrail açısından adeta bir “intihar” olacağı iddia ediliyor. Bu iddiayı güçlendirmek için de sık sık Vietnam Savaşı örneği hatırlatılıyor. Yani kısaca İran, ABD için yeni bir Vietnam olabilir deniyor.

Peki gerçekten öyle olur mu?

Vietnam ile İran’ı aynı kategoriye yerleştirmek ilk bakışta mantıklı görünse de gerçekte tarihsel bağlamdan kopuk ve yüzeysel bir analojiden öteye gitmez. Bu tür açıklamaların analitik bir değerlendirmeden ziyade bir temenni olduğunu düşünüyorum. Zira ABD ve İsrail’e yönelik biriken öfke ve nefret nedeniyle, çoğu zaman sağlıklı ve nesnel değerlendirmelerin yerini politik reflekslerin ve temennilerin belirlediği açıklamalar almaktadır. Şimdi temennileri bir kenara bırakıp daha gerçekçi ve tarihsel bir perspektifle Vietnam-İran benzetmesini ele alalım. 
 

Vietnam’da ABD’yi zorlayan unsur yalnızca askeri kapasite değildi. Coğrafyanın sağladığı avantajlar, güçlü bir ideolojik motivasyon, kırsal alana dayanan uzun soluklu bir gerilla savaşı ve en önemlisi Sovyetler Birliği ile Çin gibi büyük güçlerin desteği savaşta belirleyici rol oynadı. Nitekim tüm bu koşullara rağmen savaşta Vietnam bir milyon yedi yüz binin üzerinde kayıp verirken, ABD elli sekiz bin civarında kayıp vermiştir. Yani büyük bir insan kaybı pahasına Kuzey Vietnam bu çok katmanlı avantajlar sayesinde savaşı kazanabilmiştir. 
 

Peki aynı tarihsel, toplumsal ve jeopolitik koşullar İran için de geçerli midir? Tam da burada İran’ın uzun tarihine bakmak gerekir. Çünkü bu mesele yalnızca güncel askeri dengelerle değil, tarihsel örüntülerle de ilgilidir.
 

İran, Ahameniş (Pers) İmparatorluğu’ndan Sasani İmparatorluğu’na, oradan Safevi Devleti’ne kadar uzanan büyük imparatorluklar kurmuş bir coğrafyadır. Ancak bu güçlü imparatorluk geçmişine rağmen, İran’ın kendi topraklarını savunma konusunda tekrar eden bir kırılganlığının olduğu da gözden kaçırılmamalıdır.
 

Bunun en bilinen örneklerinden biri, Büyük İskender’in Pers topraklarını kısa sürede ele geçirmesidir. Devasa bir imparatorluk merkezi ve bütünlüklü bir savunma hattı kuramadan, üstelik sayıca çok az bir ordu karşısında tarihin en büyük hezimetlerinden birini yaşayarak çökmüştür. Benzer bir tablo Arap fetihleri sırasında da karşımıza çıkar. Sasani İmparatorluğu, Müslüman Arap orduları karşısında hızla dağılmıştır.
 

Erken modern dönemde de tablo çok farklı değildir. Çaldıran Savaşı sonrasında Osmanlı ordusu Tebriz’e kadar ilerleyerek Safevi başkentini ele geçirir. Safeviler, tıpkı öncülleri Persler ve Sasaniler gibi kültürel ve ideolojik açıdan son derece güçlü bir yapı sergiler, ancak disiplinli ve örgütlü bir ordu karşısında askeri dirençlerinin sınırlı kaldığı görülür.

18. yüz yıldan itibaren ise İran, Birleşik Krallık ve Rusya tarafından fiilen işgal edilmeye başlanır. İran Şahlığı bu müdahalelere karşı da etkili bir savunma geliştiremez.

Bu tarihsel süreklilik İran’ın, geniş coğrafyaları yönetebilen bir medeniyet kurucu kapasiteye sahip olduğunu ama istilalara karşı aynı ölçüde dirençli bir askeri yapı geliştiremediğini göstermektedir.

Tarihsel örnekler ve güncel dinamikler, İran’da Vietnam benzeri bir direnişin ortaya çıkma ihtimalinin oldukça düşük olacağına işaret etmektedir. Özellikle hem rejimle hem de kendi aralarında uzun süredir sorunlar yaşayan etnik ve dinsel gruplar (Farslar, Azeriler, Kürtler, Beluçlar vb.), merkez–çevre gerilimleri ve tüm ideolojik söylemlere rağmen zayıf kalan mezhepsel birliktelik uzun süreli ve homojen bir direnişe olanak tanımayacaktır. Kendi içinde gerilimler barındıran bu heterojen yapı, toplumsal dayanışmanın parçalı ve yerel düzeyde kalmasına yol açacaktır. Dolayısıyla Vietnam örneğinde görülen geniş tabanlı, bütünleşik ve uzun soluklu bir direniş kapasitesinin İran’da ortaya çıkmasının ihtimal dışı olduğunu düşünüyorum. ABD ve İsrail ile kıyaslanamayacak ölçüdeki teknolojik yetersizliği ve devam eden hava saldırılarında büyük oranda etkisiz hale getirilen hava ve deniz gücü gibi askeri zaafları da cabası.


Ne var ki, tarihsel olarak İran’ı dünya çapında saygın kılan temel unsur askeri başarılarından ziyade kurduğu medeniyettir. Çin ve Hindistan’dan Kafkasya ve Orta Asya’ya, Mezopotamya ve Mısır’dan Anadolu ve Yunan coğrafyasına kadar uzanan geniş bir alanda İran medeniyeti derin ve kalıcı izler bırakmıştır. Söz gelimi Zerdüştilik, doğrudan ya da dolaylı biçimde birçok büyük dini geleneğe nüfuz etmiştir. Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam — hatta İslam içinde hem Sünni hem de Şii yorumlar — bu etkileşimden farklı düzeylerde pay almıştır.

İslami birçok düşünce ve pratik yalnızca Arapça üzerinden değil, Farsçanın sunduğu anlam dünyasıyla da şekillenmiştir. Özellikle tasavvuf, İran kültürünün derin etkisiyle biçimlenmiş; bu etki dinin ötesine geçerek edebiyattan sanata, düşünceden siyasete uzanan geniş bir alanda kendini göstermiştir. Bu nedenle İran, askeri gücünden ziyade ürettiği kalıcı kültürel etkilerle öne çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle İran askeri değil ama kültürel anlamda bir “süper güç” olarak değerlendirilebilir.
 

Askeri olarak İran’ı yenebilirsiniz ama onun kurduğu anlam dünyasını, sembolik evreni ve kültürel sürekliliği yenmek o kadar kolay değil. Nitekim yukarıda verdiğim örneklerde görüldüğü üzere İran, tarih boyunca askeri olarak defalarca yenilmiş ve toprakları işgal edilmiştir. Ancak her seferinde, paradoksal biçimde, istilacıların bu güçlü kültürel havza içinde “İranlılaştığı” görülmüştür. 
 

Ne yazık ki, bu köklü medeniyet bugün eski saygınlığından uzak, büyük ölçüde körelmiş bir görünüm sergilemektedir. Bu dönüşümde belirleyici pay, 1979’dan bu yana ülkeyi yöneten molla rejimine aittir. İran, sahip olduğu zengin kültürel mirası çoğaltıp derinleştirmek yerine, onu dar ideolojik kalıplar içine sıkıştıran siyasal bir anlayış tarafından esir alınmıştır. Haftaya, molla rejimi altında şekillenen İran’ın toplumsal ve kültürel yapısını; İran’a yaptığım gezi ve saha gözlemlerine dayanan daha somut örneklerle ele alacağım.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *