Sessizliğin suçu
Bir sabah uyanırsınız ve herkesin bildiği bir cinayet işlenir.
Aslında “işlenir” demek bile eksik kalır; çünkü o cinayet, daha işlenmeden önce herkesin dilindedir. Kahvede konuşulur, sokakta fısıldanır, kapı aralarında teyit edilir. Ama kimse elini uzatmaz. Kimse “dur” demez.
İşte Kırmızı Pazartesi tam da bu yüzden yalnızca bir roman değil, bir toplum aynasıdır.
Gabriel García Márquez’in kasabasında herkes Santiago Nasar’ın öldürüleceğini bilir. Katiller bile bunu gizlemez. Ama kasaba halkı, bilmekle yetinir. Çünkü bilmek sorumluluk doğurur; sorumluluk ise bedel ister. Ve insanlar çoğu zaman gerçeğin değil, konforun tarafını seçer.
Bugün biz hangi kasabada yaşıyoruz?
Bugün de hepimiz bir şeyleri biliyoruz.
Kimin haksız kazanç elde ettiğini, kimin kul hakkı yediğini, kimin emeği sömürdüğünü…
Hatta çoğu zaman bu kişiler, toplum içinde saygı gören, alkışlanan, övülen insanlar oluyor.
Herkes biliyor…
Ama kimse konuşmuyor.
Çünkü konuşmak risklidir.
Konuşmak, düzeni bozar.
Konuşmak, çıkar ilişkilerini zedeler.
Ve biz, hakikati savunmak yerine, güçlü olana yakın durmayı tercih ediyoruz.
Bugünün toplumunda “suçu bilmek” ile “suça ortak olmak” arasındaki çizgi giderek siliniyor.
Bir yanlışı görüp susmak, artık tarafsızlık değil; doğrudan taraf olmaktır.
Ama biz ne yapıyoruz?
Hırsızı biliyoruz… ama onunla aynı masaya oturuyoruz.
Haksızlığı görüyoruz… ama “bana dokunmayan yılan” diyerek geçiyoruz.
Yanlışı fark ediyoruz… ama susarak kendimizi aklıyoruz sanıyoruz.
Oysa suskunluk, en gürültülü onaydır.
Toplumlar, büyük yıkımları bir anda yaşamaz.
Önce küçük suskunluklar birikir.
Sonra bu suskunluklar alışkanlığa dönüşür.
Ve bir gün gelir, herkesin bildiği ama kimsenin durdurmadığı büyük bir felaketin içinde buluruz kendimizi.
Tıpkı Kırmızı Pazartesi’de olduğu gibi…
Orada Santiago Nasar’ı öldüren sadece bıçak değildir.
Onu öldüren; görüp susanlar, duyup görmezden gelenler ve “nasıl olsa biri engeller” diye düşünenlerdir.
Yani aslında katil, bütün kasabadır.
Bugün kendimize şu soruyu sormak zorundayız:
Biz hangi taraftayız?
Gerçeği bilip susanlardan mı,
Yoksa bedel ödemeyi göze alıp konuşanlardan mı?
Çünkü unutulmamalıdır ki;
Bir toplumda herkes gerçeği biliyor ama kimse konuşmuyorsa,
Orada suç bireysel değil, toplumsaldır.
Ve en tehlikelisi de şudur:
Herkesin suçlu olduğu bir yerde, kimse kendini suçlu hissetmez.
İşte asıl çürüme tam da burada başlar.