Türkiye’de iş güvenliği gerçeği
Her istatistiğin arkasında bir hayat, bir aile ve yarım kalan bir hikâye vardır. İş kazaları kader değil, büyük ölçüde önlenebilir olaylardır.
Türkiye’de iş kazaları artık istisnai olaylar olmaktan çıkmış, çalışma hayatının en acı gerçeklerinden biri haline gelmiştir. Her ay yayımlanan raporlar, iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınması gereken daha çok yol olduğunu açıkça göstermektedir.
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) tarafından yayımlanan rapora göre 2026 yılı Şubat ayında Türkiye genelinde en az 126 işçi iş kazaları nedeniyle hayatını kaybetmiştir.
Bu rakamlar yalnızca bir istatistik değildir. Her biri geride gözü yaşlı aileler bırakan, hayatın en üretken döneminde aramızdan ayrılan insanları temsil eder.
Verilere göre iş kazalarında trafik kazaları yüzde 29 ile ilk sırada yer almaktadır. Bunu yüzde 15 ile yüksekten düşme ve yüzde 14 ile ezilme vakaları takip etmektedir. Özellikle inşaat, sanayi ve taşımacılık sektörlerinde çalışan işçiler için bu riskler her gün yeniden yaşanan bir tehlikedir.
İllere göre dağılım incelendiğinde Denizli dokuz ölümle ilk sırada, İstanbul sekiz, Antalya ise altı ölümle en fazla kaybın yaşandığı şehirler arasında yer almaktadır.
Türkiye, iş sağlığı ve güvenliği konusunda tamamen kuralsız bir ülke değildir. 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu 30 Haziran 2012 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanmış ve 01 Ocak 2013 tarihi itibarıyla yürürlüğe girmiştir. Bu kanun ile birlikte işyerlerinde sağlık ve güvenlik şartlarının iyileştirilmesi, işveren ve çalışanların görev, yetki ve sorumluluklarının belirlenmesi hedeflenmiştir.
Bu süreçte 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu ile 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında yapılan düzenlemeler, Türkiye’de iş güvenliği anlayışında önemli bir dönüşüm sağlamıştır. Geleneksel olarak kazadan sonra müdahale eden reaktif yaklaşım yerine, riskleri önceden tespit etmeyi ve önlemeyi hedefleyen proaktif bir paradigma benimsenmiştir.
Ancak mesele yalnızca mevzuat hazırlamak değildir. Asıl mesele bu kuralların sahada etkin şekilde uygulanması ve denetlenmesidir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, uygulama ve denetim konusundaki eksikliklerin açık bir göstergesidir. Son yıllarda artan ekonomik dalgalanmalar, maliyet baskısı, kayıt dışı istihdamın yaygınlaşması ve güvencesiz çalışma koşulları iş güvenliği yatırımlarının geri plana itilmesine neden olmuştur.
Resmî kayıtlarda “iş kazası” olarak geçen birçok olay, gerekli güvenlik önlemleri alınmadığı için aslında önlenebilir ölümler niteliği taşımakta ve bu nedenle kamuoyunda “iş cinayeti” olarak da ifade edilmektedir.
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin açıkladığı veriler de Türkiye’de iş kazalarının yıllardır ciddi bir sorun olarak devam ettiğini göstermektedir. İSİG verilerine göre son yıllarda iş kazalarında hayatını kaybeden işçi sayıları şu şekildedir:
2014 yılında 1886, 2015 yılında 1730, 2016 yılında 1970, 2017 yılında 2006, 2018 yılında 1923, 2019 yılında 1736, 2020 yılında 2427, 2021 yılında 2170, 2022 yılında 1843, 2023 yılında 1932, 2024 yılında 1897 ve 2025 yılında ise 2105 işçi iş kazaları sonucu hayatını kaybetmiştir.
2025 yılı verileri iş kazalarının özellikle belirli sektörlerde yoğunlaştığını göstermektedir. Toplam 2 bin 105 ölümün 691’i sanayi, 521’i inşaat, 478’i hizmet ve 415’i tarım sektöründe gerçekleşmiştir. İSİG Meclisi, iş cinayetlerinin en çok görüldüğü üç işkolunu ise güvencesiz çalışmanın yaygın olduğu inşaat, tarım ve taşımacılık olarak değerlendirmektedir. İşkollarına göre ölümlerin dağılımında ilk sıraları 493 ölümle inşaat ve yol çalışmaları, 414 ölümle tarım ve orman, 272 ölümle taşımacılık, 144 ölümle ticaret, büro, eğitim ve sinema ile 125 ölümle belediye ve genel işler takip etmektedir.
Bu rakamlar, iş güvenliği alanında yapılan yasal düzenlemelere rağmen çalışma hayatındaki risklerin halen ciddi boyutlarda olduğunu ve iş kazalarının önlenmesi için daha etkin denetim ve uygulamalara ihtiyaç duyulduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
Bu tablo bize açık bir gerçeği göstermektedir:
İş kazaları kader değildir.
Kazaların büyük bir bölümü doğru planlama, etkin denetim ve güvenli çalışma koşulları sağlandığında önlenebilir.
Bu noktada iş güvenliği uygulamalarının yalnızca mevzuatta yer alan bir zorunluluk olarak görülmemesi gerekir. İş güvenliği hizmetleri kâğıt üzerinde kalan formaliteler olmamalıdır. İşverenlerin maliyet kaygısıyla güvenlik tedbirlerinden kaçınmasına izin verilmemeli, iş güvenliği uzmanları masa başında değil sahada aktif olarak görev almalıdır.
Çalışma hayatında temel ilke açık ve nettir:
Önce insan güvenliği, ardından makine ve teçhizat güvenliği, en son ise imalat gelmelidir.
İş güvenliği yalnızca bir mevzuat meselesi değil, aynı zamanda bir insan hayatı meselesidir.
Bir ülkenin gerçek kalkınması yalnızca yapılan projelerle değil, o projelerde çalışan insanların ne kadar güvende olduğu ile ölçülür.
Çünkü her işçinin en temel beklentisi aynıdır:
Sabah evinden çıktığında akşam sağ salim ailesine dönebilmek.
Unutulmamalıdır ki çalışanların hayatını korumak bir maliyet değil, bir sorumluluktur.