Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Parçalı bulutlu
9°
Ara

Ortadoğu’da iktidar din ve algı çöküşü

YAYINLAMA:
Ortadoğu’da iktidar din ve algı çöküşü

Savaş, göç ve yoksulluğun ürettiği siyasal körlük üzerine...

Ortadoğu bugün yalnızca savaşların, göç dalgalarının ve yoksulluğun coğrafyası değildir; aynı zamanda algının sistemli biçimde daraltıldığı, toplumsal aklın sürekli olağanüstü hâl içinde tutulduğu bir siyasal laboratuvara dönüşmüştür. Bu coğrafyada yaşanan krizler, yalnızca dış müdahalelerle ya da “kültürel geri kalmışlık” gibi indirgemeci açıklamalarla kavranamaz. Asıl mesele, iktidarın kendini yeniden üretme biçimiyle, halkların algı dünyasının bilinçli olarak çökertilmesi arasındaki yapısal ilişkidir.

Din merkezli siyasal üstyapı

ve otoriterlik rızası yaratma

Ortadoğu siyasetinde din, uzun süredir bireysel bir inanç alanı olmaktan çıkmış; siyasal meşruiyetin ana taşıyıcısı hâline gelmiştir. Bu durum, dinin kendisinden değil, egemenlerin dini nasıl konumlandırdığından kaynaklanır. Kurumsal hukukun zayıfladığı, siyasal temsil kanallarının daraltıldığı, ekonomik adaletsizliğin derinleştiği toplumlarda iktidarlar, meşruiyetini soyut ve sorgulanamaz bir kaynaktan devşirme ihtiyacı duyar. Din tam da bu noktada, sorgulanamazlık üretme kapasitesi nedeniyle merkezi bir ideolojik aygıta dönüşür.

Bu yapı içinde din: Yoksulluğu kaderle açıklar, eşitsizliği imtihan olarak sunar, itaati erdem, itirazı fitne olarak kodlar, lideri hesap verebilir bir yönetici değil, koruyucu figür hâline getirir. Böylece siyaset, programlar ve kurumlar üzerinden değil; duygusal bağlılık, korku ve sadakat üzerinden yürütülür.

Savaş ve sürekli tehdit hâli:

Algının daraltılması

Ortadoğu’daki bitmeyen savaşlar yalnızca jeopolitik çıkarların sonucu değildir; aynı zamanda iç siyasal düzenin sürdürülmesinde işlevsel bir araçtır. Sürekli savaş hâli, toplumu şu üç noktada kilitler:

Güvenlik kaygısı, özgürlük talebinin önüne geçer. Eleştiri, “bölücülük” ya da “düşmanla işbirliği” olarak yaftalanır. Yoksulluk, geçici bir fedakârlık gibi sunulur. Bu koşullarda halklar, yaşam kalitesini, adaleti ya da refahı değil; yalnızca hayatta kalmayı önceleyen bir bilinç düzeyine itilir. Algı genişlemez, aksine daralır. Siyasal tercihler, uzun vadeli toplumsal çıkarlar üzerinden değil, anlık tehdit algıları üzerinden şekillenir.

Göç: Çözülmenin sessiz tanığı

Ortadoğu’dan yükselen büyük göç dalgaları, yalnızca ekonomik yoksunluğun değil; siyasal umutsuzluğun da göstergesidir. Göç edenler, çoğu zaman ülkelerini “sevmedikleri” için değil, yurttaşı oldukları ülkenin düzenini değiştirme ihtimalini kaybettiklerine inandıkları için giderler. Göç, iktidar açısından çelişkili bir işlev görür: Bir yandan toplumsal basıncı azaltır, diğer yandan geride kalanlara, “gidebilen gider” mesajı vererek itaati normalleştirir. Böylece siyasal sistem, en dinamik ve sorgulayıcı unsurlarını kaybederken; geride kalan toplum, daha kolay yönetilebilir bir yapıya bürünür.

Emperyalist işbirlikçiliği

ve iç meşruiyet döngüsü

Ortadoğu’daki birçok otoriter rejim, dış güçlerle kurduğu ilişkiler sayesinde ayakta durur. Bu ilişkiler çoğu zaman: Silah ticareti, enerji anlaşmaları, bölgesel vekâlet savaşları üzerinden yürür.  Ancak bu dış iş birlikleri, içeride milliyetçi ve dini bir söylemle örtülür. İktidarlar, dışarıda pazarlık yaparken içeride “bağımsızlık” ve “milli beka” söylemini yükseltir. Bu çelişki, algı yönetimiyle görünmez kılınır. Halk, gerçek iktisadi ve siyasal ilişkileri değil; simgesel düşmanları tartışmaya yönlendirilir.

Algı Cehennemi: Ne yanlış gidiyor sorusu kaybolduğunda bu yapının en ağır sonucu, toplumun soru sorma yeteneğini kaybetmesidir. İnsanlar artık: “Bu düzen neden böyle?” yerine “Kim bizden yana, kim değil?” sorusunu sorar.

Soruların yerini taraftarlık aldığında, düşünce donuklaşır. Eleştiri, ahlaki değil kimliksel bir meseleye dönüşür. İktidarın en büyük başarısı da burada ortaya çıkar: Halk, kendi yoksulluğunu, kendi baskısını ve kendi geleceksizliğini savunur hâle gelir. Bu noktada yaşanan şey bir cehalet değil; örgütlü bir algı daralmasıdır.

Sonuç: Çıkış yolu nerede?

Ortadoğu’nun Türkiye’nin kaderi ne dine indirgenebilir ne de coğrafyaya. Asıl mesele: Kurumsal aklın yokluğu, hukukun kişiselleşmesi, ekonomik adaletsizliğin ideolojiyle örtülmesi, sürekli kriz hâlinin normalleştirilmesidir. Çıkış, halkları aşağılamakta değil; onları bu yapıya mahkûm eden siyasal ve ekonomik ilişkileri teşhir etmekte yatar. Çünkü algı daralması kader değildir. Tarih, en ağır baskı dönemlerinde bile algısını yeniden genişletebilen toplumların örnekleriyle doludur. Sorun, halkların aklı değil; aklın sistemli biçimde devre dışı bırakılmasıdır. Ve bu düzen, ancak aklı yeniden kamusal alana taşıyacak özgürlük, eşitlik ve adalet mücadelesiyle aşılabilir.

NOT: Bu yazı, Sosyal medyada sıkça rastladığım “Ortadoğululuk Nedir Bilir Misiniz?” yazısına itiraz olarak yazılmıştır.

 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *