Gücün hukukun önüne geçtiği an!
Son günlerde uluslararası gündemi sarsan en dikkat çekici gelişmelerden biri, Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ABD tarafından kaçırıldığı ve ABD’de gözaltına alınarak yargılanacağı yönündeki iddialar oldu. Böyle bir operasyonun dünya kamuoyunda hayretle karşılanması son derece doğal. Çünkü bu tür hamleler, yalnızca tek bir siyasi figürü değil; uluslararası hukuku, devletlerin egemenliğini ve küresel güç dengelerini doğrudan ilgilendiren çok katmanlı sonuçlar doğurur.
Öncelikle şunun altını çizmek gerekir: Bir ülkenin, başka bir ülkenin devlet başkanını —üstelik yüksek güvenlikli bir alandan, eşiyle birlikte— alıkoyması, uluslararası hukuka ve devletlerin egemenlik ilkesine vurulmuş ağır bir darbedir. “Güçlü olan, zayıf olanın liderini kaçırabilir” anlayışı ne normaldir ne de normalleştirilebilir. Aksi halde dünya, hukukun değil, çıplak gücün belirleyici olduğu bir kaosa sürüklenir.
Operasyonun ilk boyutu, Maduro’ya isnat edilen uyuşturucu ve silah kaçakçılığı suçlamalarıdır. ABD medyası üzerinden servis edilen görüntülerde; elleri kelepçeli, gözleri kapalı ve kulaklık takılı bir Maduro profili özellikle sunulmuştur. Bu kare, yalnızca bir gözaltı fotoğrafı değil; “uluslararası bir suçluyu yakaladık” mesajının bilinçli bir propaganda aracıdır. Algı yönetimi, en az operasyonun kendisi kadar önemlidir.
İkinci boyut, açıkça uluslararası hukukun ve devletlerin bağımsızlık ilkesinin çiğnenmesidir. Eğer bu tür eylemler cezasız kalırsa, yarın hangi ülkenin liderinin benzer bir akıbetle karşılaşacağını kim garanti edebilir?
Üçüncü boyut ise daha stratejiktir: Bu operasyon, savunma sanayinin ve ulusal güvenlik yatırımlarının artık bir tercih değil, zorunluluk olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Mesaj nettir: Gücünüz yoksa, hukukunuz da sizi korumaz.
Dördüncü boyutta ise daha geniş bir jeopolitik oyun görülmektedir. Trump yönetimi, Maduro üzerinden Güney Amerika’yı yeniden dizayn etmeye yönelik bir hamle yapmıştır. Meksika’yı uyuşturucu kartellerinin yönettiğini iddia etmesi, Kolombiya için “hasta bir ülke” ifadesini kullanması tesadüf değildir. Bu söylemler, Venezuela ile sınırlı olmayan; Meksika ve Kolombiya’ya da örtük mesajlar içeren büyük bir oyunun ilk perdesidir.
Beşinci ve belki de en çıplak gerçek ise ABD’nin enerji politikalarıdır. Venezuela’nın petrolü ve yeraltı kaynakları, bu sürecin arka planındaki temel motivasyonlardan biridir. Demokrasi, hukuk ve insan hakları söylemleri çoğu zaman bu çıkarların süslenmiş kılıfı olmaktan öteye geçmemektedir.
Tüm bu gelişmeler, Immanuel Wallerstein’ın 2003 yılında kaleme aldığı “Amerikan Gücünün Gerileyişi” adlı eserini yeniden hatırlatmaktadır. Wallerstein’a göre ABD’nin bu tür müdahaleleri gücünün zirvesinde olduğunu değil, tam tersine gerileme dönemine girdiğini gösterir. Çünkü hegemonya çöktüğünde, meşruiyet yerini zorbalığa bırakır.
Wallerstein’ın tespiti nettir: ABD’nin ekonomik üstünlüğü aşınmakta, ideolojik meşruiyeti tükenmekte, müttefikleri birer birer uzaklaşmaktadır. Güç, rıza üretemediği noktada baskıya başvurur.
Sonuç mu?
Daha kırılgan, daha güvensiz ve daha kaotik bir dünya…
Ve bu kaos, yalnızca zayıf ülkeleri değil, sonunda onu üretenleri de yutacaktır.