Odyssey ve anlatamadığımız destanlarımız
Christopher Nolan'ın merakla beklenen Odyssey filmi daha vizyona girmeden sinema dünyasının en çok konuşulan yapımlarından biri olmayı başardı. Bunun en önemli nedeni elbette yalnızca Nolan'ın yönetmen koltuğunda oturması değil. Asıl heyecan, yaklaşık üç bin yıllık bir destanın, çağımızın en güçlü sinema diliyle yeniden anlatılacak olması.
Aslında Odyssey ile İlyada birbirini tamamlayan iki büyük anlatıdır. Homeros'un kaleme aldığı kabul edilen İlyada, Truva Savaşı'nın son dönemini ve savaşın yıkıcılığını anlatırken; Odyssey ise savaşın ardından İthaka Kralı Odysseus'un evine dönebilmek için verdiği on yıllık mücadeleyi konu edinir. Birinde kahramanlık ve savaş ön plandayken, diğerinde sabır, zekâ, özlem ve insanın eve dönüş arzusu işlenir.
Belki de bu yüzden Odyssey, yalnızca bir macera hikâyesi değildir. O, insanın kendini arayışının, yolculuğunun ve hayata karşı verdiği mücadelenin sembolüdür. Aradan binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ ilgi görmesinin nedeni de budur.
Bugün Hollywood'un en büyük bütçeli filmleri arasında Yunan mitolojisinden beslenen yapımların önemli bir yer tutması tesadüf değildir. Çünkü bu hikâyeler sadece eski çağlara ait değildir; evrensel insan duygularını anlatırlar. Cesaret, ihanet, aşk, sadakat, kibir, fedakârlık... Bunların hepsi bugün de hayatımızın içindedir.
Peki biz neden aynı başarıyı kendi kültürel mirasımız için gösteremiyoruz?
Türk tarihi ve mitolojisi, sinema açısından belki de dünyanın en zengin kaynaklarından birine sahip. Oğuz Kağan Destanı, Ergenekon Destanı, Bozkurt efsanesi, Manas Destanı, Dede Korkut hikâyeleri... Bunların her biri, doğru bir senaryo ve güçlü bir prodüksiyonla dünya çapında ses getirebilecek potansiyele sahip.
Düşünün... Ergenekon'dan demir dağları eriterek çıkan bir halkın hikâyesi ya da Dede Korkut'un bilgelikle örülü anlatıları, modern sinema teknikleriyle beyazperdeye taşınsa nasıl bir görsel şölen ortaya çıkar? Fantastik sinemanın bugün ulaştığı teknoloji düşünüldüğünde, bu destanları etkileyici biçimde anlatmanın önünde artık teknik bir engel bulunmuyor.
Üstelik mesele yalnızca mitoloji de değil. Anadolu'nun binlerce yıllık efsaneleri, Selçuklu ve Osmanlı dönemine ait kahramanlık hikâyeleri, halk anlatıları ve masalları da uluslararası izleyicinin ilgisini çekebilecek kadar güçlü dramatik unsurlar taşıyor.
Elbette bunun için yüksek bütçeler kadar vizyon da gerekiyor. Kültürel mirası yalnızca ders kitaplarında bırakmak yerine, sinema ve dijital platformlar aracılığıyla yeni kuşaklara ulaştırabilmek büyük önem taşıyor. Çünkü bugün dünyada kültürel etki, çoğu zaman sinema sayesinde oluşuyor. Birçok insan Yunan mitolojisini önce kitaplardan değil, filmlerden tanıdı.
Belki de artık bizim de kendi Odysseus'umuzu, kendi Akhilleus'umuzu aramayı bırakıp Oğuz Kağan'ı, Dede Korkut'u, Manas'ı ve Ergenekon'u dünyaya anlatmanın zamanı gelmiştir.
Christopher Nolan'ın Odyssey filmi büyük ihtimalle yine sinema tarihine geçecek yapımlardan biri olacak. Biz de onu ilgiyle izleyeceğiz. Ancak salondan çıkarken aklımıza şu soru düşmeli:
Üç bin yıllık bir Yunan destanı dünyanın dört bir yanında milyonları sinema salonlarına çekebiliyorsa, binlerce yıllık Türk destanları neden aynı yolculuğa çıkamasın?
Belki eksik olan şey hikâyelerimiz değil; o hikâyeleri dünyaya anlatacak cesaret ve vizyondur.