Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Parçalı bulutlu
23°
Ara

Fıkranın sınıfsal kibri: Türkiye’de burjuva var mı?

YAYINLAMA:
Fıkranın sınıfsal kibri: Türkiye’de burjuva var mı?

Rahmi Koç’un İzmir’de bir hastane açılışında anlattığı “Kürt kadın” fıkrası, yalnızca kötü bir espri ya da talihsiz bir gaf olarak geçiştirilemez. Çünkü mesele bir fıkradan ibaret değil; Türkiye’de zenginliğin, sınıfsal kibrin, etnik hiyerarşinin ve kültürel görgüsüzlüğün nasıl aynı anda görünür hale gelebildiğini gösteren çarpıcı bir örnektir.

 

Dünyanın hemen her yerinde insanlar, temas halinde oldukları komşu gruplar, halklar ya da topluluklar hakkında fıkralar, kalıp yargılar ve stereotipler üretir. Bu tür anlatılar üzerinden yalnızca “öteki” tanımlanmaz; aynı zamanda “biz” kimliği de kurulur, güçlendirilir ve sınırları çizilir. Türkler, Kürtler, Araplar, Zazalar, Lazlar, Çerkesler ya da başka topluluklar hakkında anlatılan fıkralar çoğu zaman bu sınır çizme pratiğinin gündelik örnekleridir. Mesela Kürtler arasında da Türkler, Zazalar, Araplar ya da başka gruplar hakkında alaycı, küçümseyici veya aşağılayıcı fıkralar anlatılır. Yani mesele tek bir topluluğa özgü değildir; insan topluluklarının “biz” ve “onlar” ayrımı üretme biçimlerinden biridir.

 

Bu nedenle asıl mesele toplum içinde böyle fıkraların var olması değil; bir siyasetçinin, iş insanının, bürokratın ya da kamuoyunda tanınan bir kişinin bu tür aşağılayıcı stereotipleri alıp kamusal bir ortamda dolaşıma sokmasıdır. Çünkü sıradan bir gündelik muhabbet ile kamusal sorumluluğu olan bir kişinin sözü aynı etkiye sahip değildir. Tanınmış bir kişinin bu tür ifadeleri kullanması, basit bir “fıkra” olmaktan çıkar; toplumsal önyargıları meşrulaştıran, normalleştiren ve incitici sonuçlar doğuran bir söyleme dönüşür.

 

Rahmi Koç’un anlattığı fıkranın sorunlu tarafı da burada yatıyor. Bu fıkra yalnızca Kürtlere dönük etnik bir stereotip üretmiyor; aynı zamanda Kürt kadınını da aşağılayarak cinsiyetçi bir temsilin nesnesi haline getiriyor. Kadının bedeni, etnik kimliği ve sınıfsal mesafe üzerinden bir “komiklik” kuruluyor. Bu nedenle mesele “fıkraya tahammülsüzlük” değil; fıkranın içinde saklanan iktidar türü ve fıkrayı anlatanın sınıfsal/toplumsal konumudur.

 

Daha da önemlisi, bu olay Türkiye’de sık sık karıştırılan iki kavramı yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor: Zenginlik ve burjuvalık. Bir insan/aile çok zengin olabilir; holdingler, fabrikalar, müzeler, vakıflar, hastaneler kurabilir. Fakat bu onun burjuva kültürüne, kamusal nezakete, tarihsel sorumluluk duygusuna ve kültürel inceliğe sahip olduğu anlamına gelmez. Türkiye’de servet sahibi olmak çoğu zaman burjuvalaşmak anlamına gelmemiştir. Servet birikmiş, şirketler büyümüş, aileler zenginleşmiş; ama aynı ölçüde bir burjuva ahlakı, kamusal sorumluluk bilinci ve çoğulcu kültür geliş(e)memiştir.

 

Burjuvazi tarihsel olarak yalnızca “zenginler sınıfı” anlamına gelmez. Avrupa’da burjuvazi; kentlerde ticaretin, zanaatın, hukukun, mülkiyetin, sözleşme kültürünün, bireyselliğin ve kamusal alanın gelişmesiyle ortaya çıkan ve feodal düzeni yıkarak modern dünyanın kuruluşunda devrimci rol oynayan bir sınıftır. Elbette Avrupa burjuvazisi de masum değildi; sömürgecilik, köle ticareti, işçi sömürüsü ve emperyal yayılma süreçleriyle iç içe büyüdü. Ancak bütün bu karanlık yönlerine rağmen burjuvazi, yalnızca servet biriktiren bir toplumsal kesim değil; aynı zamanda bir dünya görüşü, şehir kültürü, davranış biçimi ve kurumsal temsil anlayışı da üretti.

 

Türkiye’de ise burjuvazinin hikayesi daha farklıdır. Osmanlı’da Müslüman nüfusun büyük kısmı köylü, asker, memur ya da küçük esnaf konumundaydı. Ticaret, finans, dış bağlantılar, zanaat ağları ve şehirli sermaye birikimi ise daha çok Rum, Ermeni, Yahudi ve Levanten topluluklar üzerinden gelişti. Kısaca Osmanlı’da, bağımsız ve güçlü bir Müslüman burjuva sınıfının oluşmasını sınırlayan devlet-merkezli bir iktisadi yapı ve yönetim anlayışı vardı. Devletin mülkiyet üzerindeki ağırlığı, servetin miras yoluyla kuşaklar boyunca güvenli biçimde aktarılmasını zorlaştıran yapılar, askeri-bürokratik elitin üstün konumu ve tarımsal düzen, Müslüman kesimler içinde Batı Avrupa’dakine benzer bir burjuva sınıfının gelişmesini engelledi.

 

Cumhuriyet’e geçiş süreci ise bu sermaye yapısının büyük ölçüde el değiştirdiği bir dönem oldu. Osmanlı’nın son döneminde gerçekleşen Ermeni tehciri ve Cumhuriyet döneminde Rumların mübadelesi, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül olayları gibi süreçler yalnızca demografik bir dönüşüm yaratmadı; aynı zamanda mülkün, işyerlerinin, sermayenin ve şehirli kültürel birikimin de el değiştirmesine yol açtı. Böylece Türkiye’de servet birikiminin önemli bir kısmı klasik anlamda üretici, şehirli ve kurumsal bir burjuvalaşma sürecinden çok; devlet eliyle sermaye aktarımı, el değiştiren mülkler, imtiyazlar, ihaleler, teşvikler ve siyasal yakınlıklar üzerinden şekillendi.

 

Bu yüzden Türkiye’de zengin sınıflar kültürel olarak burjuvalaş(a)madı. Devletle kurduğu ilişki sayesinde büyüyen, taşra esnafı reflekslerini koruyan, kültürel olarak güvensiz ama toplumsal olarak kibirli bir sermaye sınıfı ortaya çıktı. Servet büyüdü ama görgü aynı ölçüde büyümedi. Şirketler küreselleşti ama zihniyet çoğu zaman kasaba ufkunu aşamadı. Müzeler, üniversiteler, vakıflar, hastaneler kuruldu; fakat bütün bunların arkasında gerçekten çoğulcu, demokratik ve kamusal sorumluluk taşıyan bir burjuva kültürü tam olarak geliş(e)medi.

 

Rahmi Koç’un fıkrası tam da bu nedenle semboliktir. Bu olay bize Türkiye’de servetin nasıl elde edildiğinin yanı sıra o servetin hangi kültürel bagajla taşındığını da gösteriyor. Bir insanın yatları, fabrikaları, müzeleri, holdingleri olabilir. Fakat kamusal bir ortamda bir halkı, sınıfı ya da cinsiyeti aşağılayan bir fıkrayı anlatabiliyor; insanları bu tür bir mizahın nesnesi haline getirebiliyorsa, orada burjuva inceliğinden çok, zenginleşmiş kasabalı kibriyle karşı karşıyayız demektir.

 

Bu nedenle Rahmi Koç’un fıkrası yalnızca bir “dil sürçmesi” değildir. O fıkra, Türkiye’de zenginliğin burjuvalaşmadan da mümkün olduğunu gösteren küçük ama çarpıcı bir sahnedir. Servet var, holding var, itibar var; ama söz kamusal sorumluluğa ve çoğulcu nezakete geldiğinde, geriye bazen yalnızca düzeysiz bir kasaba fıkrası kalıyor.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *