Sandığın iradesi ve hukukun gölgesi
Türkiye son yıllarda ekonomik tartışmaların yanında, hukuk ve demokrasi eksenli büyük gerilimlerin de yaşandığı bir dönemden geçiyor. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi hakkında verilen “butlan” kararları ve ardından gelen siyasi tartışmalar, toplumda yeni bir kırılma hattı oluşturdu. Hukuki kavramların siyasetin merkezine taşınması, sadece partileri değil, seçmenin demokrasiye olan güvenini de doğrudan etkiliyor.
“Butlan” kelimesi hukukta bir işlemin baştan itibaren geçersiz sayılması anlamına gelir. Ancak siyasette kullanılan her hukuki kavramın toplum üzerindeki etkisi yalnızca teknik değildir. Çünkü mesele artık bir kararın hukuki olup olmadığı değil, halkın bunu nasıl okuduğudur. Türkiye’de milyonlarca insan sandığa gidiyor, oy kullanıyor ve iradesini ortaya koyuyor. Ardından gelen mahkeme kararları ya da idari tasarruflar ise seçmenin zihninde şu soruyu büyütüyor: “Benim verdiğim oyun değeri gerçekten korunuyor mu?”
Bugün tartışılan meselelerden biri de seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınmasıdır. Terör soruşturmaları, yolsuzluk iddiaları ya da çeşitli hukuki gerekçelerle görevden uzaklaştırılan belediye başkanları konusunda toplum ikiye ayrılmış durumda. Bir kesim devletin hukuku uyguladığını savunurken, diğer kesim ise bunun seçmen iradesine müdahale olduğunu düşünüyor. Asıl tehlike ise tam burada başlıyor.
Çünkü demokrasi yalnızca seçim yapmak değildir; seçmenin verdiği kararın korunmasıdır da. Eğer halkın oyuyla gelen isimler sürekli yargı tartışmalarıyla görevden alınıyorsa, seçmenin devlete ve sisteme olan bağı zayıflar. İnsanlar zamanla “Nasıl olsa bizim seçtiğimiz yönetime gelemeyecek” düşüncesine kapılırsa, işte o zaman demokrasi yara alır.
Öte yandan hukukun tamamen devre dışı bırakılması da düşünülemez. Seçilmiş olmak kimseye sınırsız dokunulmazlık sağlamaz. Suç varsa elbette hukuk işlemelidir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur: Hukuk gerçekten bağımsız mı işliyor, yoksa toplumun bir bölümünde siyasi müdahale algısı mı oluşuyor? Adalet sadece dağıtılmakla kalmamalı, aynı zamanda adil görünebilmelidir.
Türkiye’nin bugün en çok ihtiyaç duyduğu şey, siyasetin sert dilinden uzaklaşıp demokratik güveni yeniden inşa etmektir. Ekonomik krizlerin, geçim sıkıntısının ve toplumsal kutuplaşmanın arttığı bir dönemde, hukuka olan güvenin de zedelenmesi ülkeye ağır bir bedel ödetir. Yatırımcı güveninden toplumsal huzura kadar her alan bundan etkilenir.
Sandık, bu milletin en kutsal demokratik gücüdür. O sandıktan çıkan iradeye saygı duyulmadığı hissi yayılırsa, kaybeden sadece partiler olmaz; Türkiye’nin demokrasi kültürü olur. Hukuk ile milli irade arasındaki denge korunamazsa, toplumun devlete olan inancı da yavaş yavaş aşınır.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; intikam dili değil, güven veren bir hukuk düzenidir. Güçlü demokrasi, aslıda seçim kazanmakla değil, seçmenin iradesine gölge düşürmemekle mümkündür.