Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Açık
12°
Ara

Dünyada işsizlik, Türkiye’de ağır iş yükü

YAYINLAMA:
Dünyada işsizlik, Türkiye’de ağır iş yükü

Yapay zekâ dünyada bazı sektörlerde istihdamı daraltıp işleri yeniden şekillendirirken, Türkiye’de tablo şimdilik biraz farklı ilerliyor. Bizde asıl sorun, doğrudan işten çıkarmadan çok aynı kadroyla daha fazla iş çıkarılmaya çalışılması ve iş yükünün çalışanların üzerine bindirilmesi.

Meta’nın 8 bin kişiyi işten çıkarıp 6 bin açık pozisyonu kapatma kararı, dünyaya bir kez daha aynı soruyu sordurdu: Yapay zekâ insanın işini elinden mi alıyor? Bu soru artık yalnızca Silikon Vadisi’nin sorusu değil. Türkiye’de de ofislerde, haber merkezlerinde, ajanslarda ve şirketlerin idari katlarında benzer bir tedirginlik dolaşıyor.

Türkiye’de bugün yaşanan işsizliğin nedeni elbette yapay zekâ değil. TÜİK’e göre yapay zekâ kullanan girişim oranı 2025 itibarıyla yüzde 7,5. Büyük şirketlerde bu oran yükseliyor ancak ekonomi geneline yayılmış bir dönüşümden hâlâ uzağız. Bu tablo, “İşsizlik patladı çünkü yapay zekâ geldi” cümlesini şimdilik fazla iddialı kılıyor.

Yine de ortada bir risk olmadığı söylenemez. Çünkü yapay zekâ, işi bir anda ortadan kaldırmaktan çok işin içeriğini değiştiriyor. Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) son çalışmasına göre en yüksek baskı büro ve sekreterya işlerinde görülüyor. Medya, yazılım ve finans gibi alanlar da bu değişimin ön cephesinde yer alıyor. Yani mesele artık yalnızca fabrikadaki makine değil; bilgisayar başındaki beyaz yakalı da dönüşümün tam ortasında.


6-7 kişilik iş tek kişiye kitleniyor
 

Türkiye’de asıl risk ise başka bir yerde büyüyor. Bir kurumda 6-7 kişinin yaptığı işin zamanla iki kişiye, hatta çoğu zaman tek kişiye yüklenmesi artık daha görünür hale geliyor. Editörün, asistanın, raporlama çalışanının ya da ön muhasebe personelinin üstlendiği işler parça parça aynı kişinin sırtına bindiriliyor. Dışarıdan bakınca kadro yerinde duruyormuş gibi görünüyor ama içeride iş büyüyor, nefes alanı daralıyor. Sessiz tehlike tam da burada başlıyor. Bu, kapıya bir günde kilit vurulması değil; masadaki sandalyelerin yavaş yavaş eksilmesi, kalan yükün de birkaç kişinin omzuna yıkılmasıdır.

 

Bir başka gerçek daha var: Türkiye’de gençler yapay zekâyı hızla benimsiyor. Üretken yapay zekâ kullandığını söyleyenlerin oranı yüzde 19,2’ye çıkmış durumda. 16-24 yaş grubunda ise bu oran yüzde 39,4’e ulaşıyor. Yani yeni kuşak bu araçları kullanıyor. Ancak aynı ülkede genç işsizliği hâlâ çift hanede. Bu da bize şunu gösteriyor: Mesele yalnızca teknolojiye erişmek değil, teknolojiyle birlikte değer üretecek beceriyi de inşa etmek.

 

Bugün Türkiye’nin önündeki soru “Yapay zekâyı yasaklayalım mı?” sorusu değil. Asıl soru şu: Bu dönüşüm kimin lehine işleyecek? Çalışanın mı, yoksa yalnızca maliyet hesabı yapan patronun mu? Devletin kendi strateji belgelerinde bile “beceri uyumu” ve “teknolojik dönüşüme adil uyum” vurgusu yer alıyor. (1) Demek ki risk görülüyor. Ancak bu riske rağmen eğitim, meslek edindirme ve yeniden beceri kazandırma adımları yeterince hızlı atılmazsa, yarının işsizliği bugünden hazırlanmış olacak.

 

Kısacası, yapay zekâ Türkiye’de henüz toplu işsizliğin adı değil. Ama işin şekli değişirken Türkiye’de başka bir baskı büyüyor: Aynı iş, daha az insanla çevrilmeye çalışılıyor; yük de kalan çalışanların sırtına yıkılıyor. Tehlike kapıyı kırarak gelmiyor. Masadaki sandalyeler yavaş yavaş eksiliyor, kalanların omzundaki yük ise her gün biraz daha ağırlaşıyor.

(1) Kaynak: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın “Ulusal İstihdam Stratejisi 2025-2028” belgesi.

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *