Okul güvenliği tasarlanabilir mi?
Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan saldırıların ardından okul güvenliğini yeniden düşünmek kaçınılmaz hale geldi. Ama şu soruyu sormadan da ilerlemek zor: Bir okula “güvenli” diyebilmek için gerçekten de yüksek duvarlara, dikenli tellere, X-ray cihazlarına mı ihtiyacımız var?
Yaşanan acıların etkisiyle ilk refleksimiz “evet” demek olabilir. Daha fazla önlem, daha fazla güvenlik gibi geliyor kulağa. Ama işin bir de başka tarafı var. Çünkü güvenliği sağlamak için yükselttiğimiz her duvar, çektiğimiz her tel örgü, koyduğumuz her kontrol noktası aslında çocuklara bir şey söylüyor. “Burası tehlikeli ve sen de korunması gereken birisin” diyor. Bu da zamanla çocukların dünyayı algılayışını etkileyebiliyor.
Elbette kameralar, turnikeler, güvenlik görevlileri önemli. Bunları tamamen yok saymak mümkün değil. Ama tek başına yeterli de değiller. Asıl mesele, mekânın kendi içinde de bir “doğal denetim” mekanizması kurabilmesi...
Çünkü mekân dediğimiz şey sadece dört duvar değil. İnsanların nasıl davrandığını da etkiliyor. Nasıl hissettiğimizi, nasıl hareket ettiğimizi… Bu yüzden “göz önünde olmak” meselesi oldukça kritik. Karanlık köşelerin olmadığı, koridorların rahatça görülebildiği, ortak alanların açık ve izlenebilir olduğu bir okulda, sorunlar çoğu zaman büyümeden fark edilebiliyor.
Bu durum bana Jeremy Bentham’ın ortaya attığı ve daha sonra Michel Foucault’nun detaylıca incelediği “panoptikon” fikrini hatırlatıyor. Panoptikon, merkezde bir gözlem noktasının bulunduğu ve çevredeki bireylerin sürekli izlenebileceği bir yapı modelidir. Ancak burada önemli olan, sürekli izlenmekten ziyade “izleniyor olma ihtimalinin” yarattığı davranışsal dönüşümdür. İnsanlar, gözlemlendiklerini düşündüklerinde daha kontrollü ve kurallara uygun davranma eğilimi gösterir.
Kulağa sert geliyor olabilir ama özünde basit bir şey söylüyor: İnsanlar, izlenebileceklerini düşündüklerinde davranışlarını daha fazla kontrol ederler.
Tabii bu, okulları gözetleme kuleleriyle donatalım demek değil. Ama şu fikir önemli: Görünürlük. Yani öğretmenlerin ve idari birimlerin öğrencilerin dolaştığı alanlara hâkim olması, çok büyük ve sahipsiz alanlar yerine daha kontrollü mekânlar oluşturulması… Bunlar öğrenciyi rahatsız etmeden bir düzen hissi yaratabiliyor.
Bu konu özellikle ABD’de uzun zamandır tartışılıyor. Akran zorbalığının ve okul içi şiddetin yoğun yaşandığı yerlerde, tek girişli sistemler, ziyaretçi kontrolleri ve okul içinde farklı bölgelere ayrılmış alanlar gibi önlemler uygulanıyor. Ama dikkat edilen önemli bir şey var: Okulların “hapishane gibi” hissettirmemesi. Yani mesele sadece kontrol değil, o kontrolün nasıl hissettirdiği.
Zaten işin en kritik kısmı da burada. Okul güvenliği sadece fiziksel önlemlerle çözülebilecek bir mesele değil. Daha çok psikolojik bir konu. Çünkü zorbalık dediğimiz şey çoğu zaman mekândan değil, insanlar arasındaki boşluklardan doğuyor.
Kendini görünmez hisseden, duyulmayan, ait hissetmeyen bir öğrenci ya zorbalığa maruz kalıyor ya da zamanla bunun bir parçası haline gelebiliyor.
Sonuçta meselemiz binayı korumak değil, çocukları korumak... O yüzden tek bir düzleme indirgenemeyecek kadar çok boyutlu ve hassas bir konudan bahsediyoruz. Mimarlık, bu noktada belki doğrudan çözüm üretmez ama mekânsal boşlukları azaltarak ilişkisel boşlukları da azaltma ya da büyütme gücüne sahiptir.