En büyük ideolojik tuzak: Taraf tutma zorunluluğu
ABD-İsrail ekseninde şekillenen bir askeri saldırganlıkla karşı karşıyayız. Irak, Afganistan, Libya, Suriye… ABD’nin emperyalist müdahalelerinin listesi saymakla bitmez. Şimdi listeye İran ekleniyor.
Ama bu yazının konusu savaşın kendisi olmayacak. Beni asıl rahatsız eden konu, savaşın seyirlik bir gösteri olarak izlenmesi ve üzerine neredeyse spor karşılaşması yorumlarını andıran değerlendirmelerin yapılması. Kitleler çoktandır savaşları jeopolitik bir analiz nesnesi olarak değil, bir tür kitle eğlencesi olarak izliyor ve tüketiyor. Guy Debord’un 1967’de ortaya koyduğu “gösteri toplumu” kavramı bu son örnekte bir kez daha doğrulanmış oldu. Guy Debord’un ifadesiyle gerçeklik yerini temsile bırakıyor, savaş ise bir seyir nesnesine dönüşüyor. Öldürülen insanlar yerine öldürdükleri insan skoruna göre “puan kazanan takımlar” konuşuluyor. Bu yüzden herkes bir taraf seçiyor. Adeta popüler bir yarışma programı izler gibi; Maviler mi, Kırmızılar mı?
ABD’nin emperyalist karakteri tartışma konusu bile edilemez. Bu, salt ideolojik bir iddia değil, tarihsel bir olgudur. Ancak bu gerçeklikten hareketle ABD karşıtı olan her aktörü ya da her rejimi otomatik olarak desteklemek, farkında olunmadan otoriter rejimlerin meşrulaştırılmasına hizmet eder. Zira kötülüğüyle nam salmış bir güce karşı olmak, tek başına etik ya da siyasal bir meşruiyet üretmez, çoğu zaman yalnızca başka tür otoriterlikleri/kötülükleri görünmez kılan bir körlüğü besler.
İran tam da böyle bir baskı rejimiyken ABD saldırısı nedeniyle birdenbire eski vukuatları unutuluverdi. Oysa daha birkaç gün önce, savaşın ortasında dahi muhaliflerini idam eden bir devletten söz ediyoruz. Kadınların bedeni üzerinde denetimi siyasal bir ilke haline getiren; başını açtığı için onları cezalandırmaktan, hatta öldürmekten çekinmeyen korkunç bir düzen. Bu nedenle İran rejimini yalnızca “totaliter” olarak tanımlamak yetersiz kalır; aynı zamanda biyopolitik bir tahakküm rejimidir. Michel Foucault’nun ifadesiyle burada iktidar sadece yönetmez; bedenleri disipline eder, yaşamı düzenler ve ölümü siyasetin bir aracı haline getirir.
Üstelik bu rejim, Şah’a karşı birlikte mücadele ettiği demokrat ve sosyalist müttefiklerini iktidara gelir gelmez tasfiye ederek kuruldu. Bu nedenle İran’daki mevcut yapı, kimi çevrelerce iddia edildiği gibi “anti-emperyalist” bir çizgiden ziyade, devrimin çoğulcu potansiyelini ortadan kaldıran ve onu tek bir ideolojik hatta indirgeyen bir iktidar formu olarak doğmuştur. Başka bir ifadeyle, bu rejim devrimden doğmuş olsa da kısa sürede devrimi gasp eden bir siyasal düzene dönüşmüştür.
Bugün hala bu rejimin savaşını “anti-emperyalist direniş” olarak sunanlar var. Bu noktada ciddi bir kavramsal çarpıtmayla karşı karşıyayız. Anti-emperyalizm, yalnızca ABD karşıtlığı değildir. Çünkü sistem karşıtlığı, sistemin başka bir versiyonuna yedeklenmek değildir. İran rejimi kapitalist dünya sisteminin dışında değil, onun bölgesel bir varyantıdır. Ne üretim ilişkileri açısından radikal bir kopuş sunar, ne de adil bir gelir dağılımına dayalı bir model önerir. Dolayısıyla İran ne zaman anti-kapitalist oldu ki anti-emperyalist olsun?
Kitle psikolojisi bu tür nüanslarla ilgilenmez. Kitleler karşıtlar/zıtlıklar üzerinden dünyayı basitçe algılama eğilimindedir. Bu nedenle bu savaş da basitleştirilerek iki takımın karşılaştığı seyirlik bir oyuna dönüştürüldü. Sahada iki sorunlu aktör/takım varken, tercih çoğu zaman ilkesel bir değerlendirmeye değil, karşıtlık mantığına dayandırılıyor. Böylece insanlar, en kötüsüne karşı “ehveni şer”i—ya da henüz küresel ölçekte aynı düzeyde güç ve etki üretmemiş olanı—seçerek tarafını belirliyor.
Maç gibi izlenen bu savaşın mutlak bir kazananı olmayacak. Ancak mutlak kaybedeni bellidir: İran halkı. Zaten rejim tarafından on yıllardır baskı, denetim ve yoksunluk içinde tutulan bu insanlar, şimdi bir de savaşın yıkıcı sonuçlarıyla yüz yüze bırakılmaktadır. İran halkı, yalnızca dışarıdan gelen tehditlerin değil, içeride süregelen siyasal tahakkümün de bedelini aynı anda ödemek zorunda kalan çok katmanlı bir mağduriyetin içindedir.
İran rejiminin askeri kapasitesi gittikçe zayıflıyor, stratejik noktaları hedef alınıyor, rejimin tepe kadroları sistematik biçimde tasfiye ediliyor. ABD ise doğrudan bedel ödemeden, savaşın maliyetini bölgeye ve müttefiklerine yükleyerek ilerliyor. Şimdi bütün bunları paranteze alıp sadece slogan üzerinden düşünelim. “Kahrolsun ABD emperyalizmi” diyelim ve savaşı İran’a kazandıralım. Peki sonunda nasıl bir dünya ortaya çıkacak?
On yıllardır ülkenin kaynaklarını toplumsal refah yerine silahlanmaya harcayan bir rejimden bahsediyoruz. Üstelik bu silahlanma, savunma ihtiyacından çok saldırı mantığı üzerine inşa edilmiş. Bırakın halkını, en tepedeki adamlarını bile korumayı aklına getirmemiş. Tüm güvenlik anlayışını sadece “düşmanı yok etme” fikrine indirgeyen bir siyasal akıl(sızlık) ülkeyi yönetiyor. Böyle bir rejimin zaferi bir yana, savaşın sonuçsuz kalması halinde bile molla rejimi otoriterliğini daha da pekiştirecektir. Bunun bedelini ise yine İran halkı ödeyecek. Zaten ağır olan yaşam koşulları daha da katlanılmaz hale gelecektir.
Şimdi tekrar asıl meseleye gelelim. Neden her seferinde bir taraf seçmek zorunda kalıyoruz? Taraf tutma zorunluluğu kesinlikle ideolojik bir tuzaktır. Çünkü bizi seçenek üretmekten, dolayısıyla aktör olmaktan uzaklaştırır. Bizi, dayatılan seçeneklerin sınırları içinde düşünmeye zorlar. Oysa üçüncü bir seçenek her zaman mümkündür ve bence tek etik pozisyon da budur. Ne ABD emperyalizmi ne de İran’ın teokratik otoriterliği deyip kendi politikanızı üretemediğiniz durumda, bu “maçı” tribünden bile değil, ekrandan seyreden bir figürana dönüşürsünüz.
Gerçek siyaset, alternatif üretme kapasitesiyle var olur. Hem küresel emperyalizme hem de yerel baskı rejimlerine karşı özgürlükçü, eşitlikçi ve gerçekten anti-kapitalist bir perspektif geliştiremiyorsak, geriye yalnızca taraf tutan; her seferinde biraz daha edilgenleşen, biraz daha hissizleşen ve sonunda kendi iradesini kaybetmiş bir kitle kalır—seyreden ama asla özne olamayan bir kitle.