Gerçeklerden Haberdar Olun
İstanbul
Parçalı bulutlu
7°
Ara

Silivri’de Dört Gün:

YAYINLAMA:
Silivri’de Dört Gün:

Mahkeme Salonu, Tribün Gürültüsü ve Vicdan

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu, 107’si tutuklu 402 sanıklı İBB davası başladı. Pazartesi ve perşembe günleri olmak üzere haftanın dört günü sabah başlayıp akşama kadar sürecek duruşmaların ilk dört gününü baştan sona izledim.
Dört gün boyunca aynı salonda oturup yüzlerce insanın kaderine etki edecek bir davayı izlemek, sadece bir gazetecilik görevi değil aynı zamanda insana ağır gelen bir deneyim. Bu satırları yazarken belki de en çok zorlandığım nokta bu.
Çünkü olayın yalnızca hukuki ya da siyasi boyutu yok. Bir de vicdani tarafı var.
Duruşmanın ilk günü parti üyelerinin de gelmesiyle birlikte girişlerde ciddi bir yoğunluk yaşandı. İçeri girmek gerçekten zordu ama bir şekilde oldu. Kendi adıma bir zorluk yaşamadım çünkü mesleki olarak duruşmaları izleme yetkisine sahip olan biriyim.
Ama tutuklu yakınları için aynı şeyin söylenmesi zor.
Bir insanın yakını sadece anne, baba ya da çocuğu değildir. Çok yakın dostları da olabilir. Üstelik anne babası olsa bile yaşlı olabilir, hasta olabilir. Mahkeme sabah başlayıp akşama kadar sürüyor. Saatler süren bu bekleyiş kimse için kolay değil.
Salonun içindeki atmosfer ise zaman zaman bir mahkeme salonundan çok bir tribünü andırıyor. Alkışlar, sloganlar, tezahüratlar…
Bazen gerçekten insan kendini bir duruşmada değil de bir maç tribününde hissediyor.
“Daha kalabalık gelinmeli” şeklindeki eleştirilere de katılmıyorum. Çünkü zaten herkes içeri alınmıyor. Kapıda yüzlerce insanın saatlerce beklemesinin de çok anlamlı olduğunu düşünmüyorum.
Üstelik bu ülkenin insanı geçinmek zorunda. Ekonomik şartların ne kadar ağır olduğunu her gün konuşuyoruz. İnsanların büyük bölümü çalışmak zorunda. Günlük hayatın gerçeklerini görmezden gelerek yapılan eleştiriler çok da adil gelmiyor.
Duruşmalarda görüntü ve ses kaydı almak yasak. Görüntü yasağı anlaşılabilir. Ancak ses kaydı alınamaması özellikle gazeteciler için ciddi bir zorluk yaratıyor.
Çünkü yazılacak tek bir yanlış cümle bile hem gazeteci, hem çalıştığı kurum hem de kamuoyu açısından ağır sonuçlar doğurabilir.
Duruşmaların Nisan sonuna kadar tamamlanması planlanıyor. Ancak dört günün sonunda yalnızca üç kişinin ifadeleri tamamlanabildi. Bu hızla Nisan sonunda biteceğini düşünmüyorum açıkçası. Dördüncü gün ise Ağaç A.Ş. Satın Alma Müdürü Ümit Polat’ın ifadesi alındı.
Öğle arasına girildiği sırada Ekrem İmamoğlu gazetecilerin sorularını uzaktan yanıtladı. Bu durum röportaj olarak değerlendirilince jandarma gazetecilere, mahkeme salonunda kendileri için ayrılan bölüme geçmeleri yönünde talimat aldıklarını söyledi.
Gazeteciler ise ayrılan alanın çalışma koşullarına uygun olmadığını belirterek itiraz etti. Çünkü saatler süren duruşmalarda herkesin elinde telefon ve bilgisayar var. Bunların şarj edilmesi gerekiyor, not tutulması gerekiyor.
Jandarma ile gazeteciler arasında bir tartışma yaşanmadı. Aksine jandarma gazetecilerin taleplerini savcıya ileteceklerini ve benzer bir durumun tekrar yaşanmaması için söz verdiklerini ifade etti.
Onlar görevlerinin gereğini yaptı. Gazeteciler de mesleklerinin gereğini söyledi.
Ancak mahkeme başkanı, mahkeme düzeninin sağlanamadığı gerekçesiyle duruşmayı pazartesi gününe erteledi ve duruşma bir anda sona erdi.
Oysa tartışmanın asıl konusu bu değildi.
İddianamede “örgütün kurucusu ve lideri” olduğu iddiasıyla 142 eylemden cezalandırılması talep edilen Ekrem İmamoğlu’nun ilk gün dile getirdiği bir talep var.
Her eylemle ilgili ifade veren kişinin ardından kendisine de savunma hakkı verilmesi.
Bu talep mahkeme heyeti tarafından kabul edilmedi.
İmamoğlu hakkında çok sayıda farklı suçlamadan toplamda 2430 yıla kadar hapis cezası talep ediliyor. Bu kadar kapsamlı bir iddianamede, her eylemle ilgili ifade verildikten sonra savunma yapma talebi aslında hukuken de, vicdanen de tartışılması gereken bir konu.
Burada mesele suçlu ya da suçsuz tartışması değil.
Burada mesele savunma hakkıdır.
Gazetecilere yaptığı açıklamayı da belki bu talebin yarattığı refleks olarak görmek gerekir.
Çünkü gazeteci doğası gereği sorar.
Ne oldu?
Nerede oldu?
Nasıl oldu?
Neden oldu?
Kim yaptı?
Bu sorular gazeteciliğin refleksidir.
Gazetecinin görevi topluma doğru bilgiyi ulaştırmaktır. Bunun için de görmek, duymak ve gözlemlemek zorundadır.
Elbette mahkemelerin kuralları vardır. Olmalıdır da.
Ama unutulmaması gereken bir şey daha var:
Adalet sadece verilmekle kalmaz, aynı zamanda görülmelidir.
Ve adaletin görülebilmesi için hem savunma hakkının hem de kamuoyunun doğru bilgilendirilmesinin önünün açık olması gerekir.
Silivri’de geçen bu dört gün bana bir kez daha şunu düşündürdü:
Mahkeme salonlarında yalnızca hukuk konuşmaz.
Orada aynı zamanda vicdan da sessizce kendine yer arar. 

Yorumlar
* Bu içerik ile ilgili yorum yok, ilk yorumu siz yazın, tartışalım *