ABD – İran Krizi: Savaş mı büyük pazarlık mı?
Ortadoğu bir kez daha küresel güç mücadelesinin merkezine oturmuş durumda. Şubat 2026 itibarıyla ABD ile İran arasında tırmanan gerilim, klasik bir diplomatik kriz olmaktan çıkıp, gerçek bir askeri çatışma ihtimalini barındıran tehlikeli bir eşiğe ulaşmış görünüyor. Ancak bu krizi yalnızca “savaş mı çıkacak?” sorusuna indirgemek, büyük resmi kaçırmak olur.
Bugün yaşananlar, aslında iki tarafın da savaştan kaçınmak istediği; fakat karşı tarafı masada daha fazla taviz vermeye zorlamak için askeri baskıyı son noktaya kadar tırmandırdığı bir zorlayıcı diplomasi sürecidir.
ABD, bölgeye iki uçak gemisi grubu, yoğun hava gücü ve özel kuvvet unsurları konuşlandırarak açık bir mesaj veriyor: “Geri adım atmazsan vururum.” Washington’daki askeri planlamanın geldiği aşama, bunun sıradan bir gözdağı olmadığını ortaya koyuyor. Buna rağmen ABD’nin hedefi topyekûn bir savaş değil. Masadaki senaryo; sınırlı, yüksek etkili hava saldırılarıyla İran’ın nükleer ve askeri altyapısını felç etmek ve Tahran’ı kalıcı bir anlaşmaya zorlamak.
İran ise bu baskıya klasik “direnç ve zamana oynama” stratejisiyle karşılık veriyor. Diplomasiyi sürdürerek saldırıyı geciktiriyor, aynı anda Hizbullah, Irak’taki Şii milisler ve Yemen’deki Husiler üzerinden asimetrik baskı kapasitesini hazır tutuyor. İran için nükleer program sadece bir teknoloji meselesi değil; rejimin sigortası, yani hayatta kalma garantisi. Bu yüzden Tahran, askeri darbeyi göze alma pahasına da olsa, bu programdan tamamen vazgeçmeye niyetli değil.
Krizde İstanbul ve Ankara hattının giderek öne çıkması ise dikkat çekici. Türkiye, ABD ile İran arasındaki dolaylı temasların yürütüldüğü en kritik diplomasi merkezlerinden biri hâline gelmiş durumda. Bu da her iki tarafın da doğrudan savaşa girmek istemediğini, üçüncü aktörler üzerinden bir çıkış yolu aradığını gösteriyor.
Bugün önümüzde üç olası senaryo bulunuyor. En güçlü ihtimal, kontrollü bir anlaşmayla tansiyonun düşürülmesi. İran’ın nükleer faaliyetleri teknik sınırlar içine çekmesi, ABD’nin de buna karşılık sınırlı yaptırım gevşetmesi yapması en rasyonel yol olarak öne çıkıyor. İkinci ihtimal, sınırlı bir ABD hava harekâtı ve İran’ın bölgesel vekil güçler üzerinden vereceği asimetrik karşılık. Bu, bölgesel çapta ciddi bir istikrarsızlık yaratır ama topyekûn savaşa dönüşmeyebilir. En tehlikeli senaryo ise İsrail’in doğrudan dahil olduğu, Hizbullah’ın cephe açtığı ve Körfez enerji hatlarının hedef alındığı kontrolsüz bir bölgesel savaş.
Asıl risk, tarafların niyetlerinden ziyade sahadaki küçük hatalarda gizli. Yanlış bir hesaplama, kontrolsüz bir misilleme ve hızla tırmanan bir çatışma zinciri, kimsenin istemediği bir savaşı kaçınılmaz hâle getirebilir.
Bu kriz, karmaşıklığı açısından 2003 Irak Savaşı öncesinden daha girift, taşıdığı risk bakımından ise 1962 Küba Krizi kadar tehlikelidir. Ancak bir farkla: Bugün herkes, bu savaşın kazananı olmayacağını çok iyi biliyor. İşte bu nedenle diplomasi, son ana kadar zorlanacaktır.
Ortadoğu’da şu an barut fıçısının fitili yanmış durumda. Patlayıp patlamayacağı ise, önümüzdeki günlerde masada kurulacak dengelere bağlı.