Ankara’da düşen Libya Uçağı ve Türk Rus rekabeti
Son 15 günde, özellikle de son yetmiş iki saat içinde yaşanan gelişmeler tek tek ele alındığında birbirinden kopuk, hatta bir kısmı “olağan risk” kategorisine sokulabilecek olaylar gibi görünebilir. Ancak stratejik–istihbarat perspektifinden bakıldığında, bu olayların tekil değil, örüntüsel olduğu görülür. 4 ticari gemi veya tankerle ilgili hadise, 3 drone saldırısı, 1 kesin uçak kazası ve 1 olası uçak vakası; kısa zaman dilimine sıkışmış, farklı alanlara yayılmış ve doğrudan savaş ilanı anlamına gelmeyen bir baskı biçimine işaret etmektedir. İstihbarat literatüründe bu durum, çok alanlı fakat düşük yoğunluklu stratejik baskı olarak tanımlanır. Amaç karşı tarafı askeri olarak yenmek değil, karar alma mekanizmalarını yavaşlatmak, risk algısını yükseltmek ve “her yerde kırılganlık var” hissini üretmektir.
Bu tablonun arka planında Türkiye–Rusya ilişkilerinin mevcut doğası yer almaktadır. İki ülke ne klasik anlamda müttefiktir ne de açık düşmandır. Çıkarların çakıştığı, zaman zaman iş birliği yapılan ama aynı anda rekabetin sürdüğü bir ilişki biçimi söz konusudur. Libya, bu rekabetin en hassas düğüm noktalarından biridir. Doğu Akdeniz enerji denklemi, Türkiye’nin deniz yetki alanları stratejisi, Rusya’nın Akdeniz’e güneyden tutunma çabası, Avrupa’nın enerji güvenliği ve ABD’nin denge politikası Libya’da üst üste binmektedir. Bu nedenle Libya’daki her kırılma, sadece Libya iç siyasetiyle sınırlı kalmaz.
Libya Genelkurmay Başkanı Al-Haddad’ın ölümüyle birlikte merkezi ve kurumsal bir ordu inşa etme fikri ciddi bir darbe almıştır. Trablus’taki merkezi otorite zayıflamış, milis dengeleri yeniden açılmış ve dış aktörlerin manevra alanı genişlemiştir. Bu durum, sahayı yeniden “gri alan” haline getirmiştir. Tam da bu noktada yaşanan deniz, hava ve insansız sistemlere yönelik olaylar, Libya merkezli rekabetin Türkiye açısından daha geniş bir baskı çerçevesine dönüştüğünü düşündürmektedir.
Eğer bu gelişmeler bir mesaj içeriyorsa, bu mesajın asıl muhatabı Avrupa ya da ABD değil, doğrudan Türkiye’dir. Mesaj açık bir tehdit şeklinde verilmemektedir; diplomatik bir nota ya da askeri rest de yoktur. Ancak ortaya çıkan sonuçlar üzerinden şu ima okunabilir: Libya’da askeri kurumsallaşmayı derinleştirir, merkezi kontrolü güçlendirir ve sahadaki ağırlığını artırırsan, bunun maliyeti sadece Libya ile sınırlı kalmayabilir. Bu, Rus stratejik kültüründe “sessiz caydırma” olarak bilinen yönteme uyar. Açıkça konuşulmaz, ama karşı tarafın dikkatini çekecek sonuçlar üretilir.
Bu noktada “Türkiye ile Rusya arasında bir soğuk savaş mı yaşanıyor?” sorusu gündeme gelir. Klasik anlamda bir soğuk savaştan söz etmek için henüz erkendir; ancak örtülü bir rekabet evresine girildiği söylenebilir. Bayrakların görünmediği, resmi suçlamaların yapılmadığı, fakat sinir uçlarının sistemli biçimde test edildiği bir dönemden geçilmektedir. Rusya açısından bu tür hamlelerin amacı doğrudan çatışma değil, Türkiye’nin ne kadar ileri gidebileceğini ölçmektir. Türkiye açısından ise açık restleşmeden kaçınılarak sahadaki dengeyi sessizce koruma refleksi öne çıkmaktadır.
Libya özelinde önümüzdeki dönemin en kritik kırılma noktası petrol güvenliği ile Trablus iç dengelerinin kesişiminde ortaya çıkacaktır. Yeni askeri figürlerin Trablus’ta otorite kurup kuramayacağı, petrol sahaları ve terminallerin fiili kontrolünün kimde olacağı ve gelir akışının Trablus’ta kalıp kalmayacağı belirleyici olacaktır. Petrol güvenliği ciddi biçimde zedelenirse, Libya fiilen bölünmüş sayılır ve bu durum Türkiye ile Rusya’yı tehlikeli biçimde karşı karşıya getirebilecek bir eşiğe taşır.
Bu kırılgan ortamda yeni suikast veya sabotaj ihtimali de göz ardı edilemez. Ancak bu risk, büyük ve ses getiren saldırılardan ziyade, seçici ve düşük profilli eylemler şeklinde ortaya çıkma eğilimindedir. Kaza süsü verilmiş olaylar, yerel çatışma görüntüsü altında gerçekleşen tasfiyeler veya teknik sabotajlar bu dönemin tipik araçlarıdır. Özellikle yeni askeri lider adayları, petrol güvenliğinden sorumlu isimler ve milisleri birleştirme potansiyeli taşıyan figürler daha yüksek risk altındadır. İstihbarat dilinde bu tür geçiş dönemleri “altın pencere” olarak adlandırılır; çünkü dengeler henüz oturmamıştır ve küçük hamlelerin etkisi büyüktür.
Rusya’nın doğrudan bir rolü olup olmadığı sorusu ayrı tutulmalıdır. Burada kesin hüküm değil, yöntem okuması yapılabilir. Eğer böyle bir etki söz konusuysa, en olası yöntem aviyonik veya elektrik sistemleri üzerinden, bakım ve lojistik zincirlerine nüfuz eden dolaylı müdahalelerdir. Bu tür yöntemler kaza gibi görünür, iz bırakmaz ve inkâr edilebilirlik sağlar. Doğrudan ve kaba sabotaj ise yüksek riskli olduğu için profesyonel aktörlerin en son tercih edeceği yoldur.
Türkiye’nin bu tabloya verdiği tepki yüksek sesli değildir. Açık suçlamalardan kaçınılmakta, diplomatik dil sakin tutulmaktadır. Buna karşılık sahada istihbarat yoğunluğu artmakta, yerel aktörlerle denge yeniden kurulmakta ve Rusya’ya doğrudan değil ama hissedilir dolaylı mesajlar verilmektedir. Türkiye’nin Libya yaklaşımı da bu süreçte evrilmiştir. Önceki dönemde hedef merkezi bir ordu inşa etmekken, bugün daha çok merkezi kontrol ile yerel dengeyi birlikte yönetmeye dayalı bir anlayış öne çıkmaktadır. Bu bir geri çekilme değil, koşullara uyarlamadır.
ABD’nin görece sessizliği de bu tabloyu tamamlayan bir unsurdur. Washington için Libya birincil öncelik değildir. Türkiye ile Rusya arasında açık bir çatışma çıkmadığı ve petrol akışı küresel piyasaları sarsmadığı sürece ABD izleyici konumunda kalmayı tercih eder. ABD’nin refleksi genellikle izlemek, gerektiğinde sinyal vermek ve denge bozulursa son anda sahneye çıkmaktır. Şu aşamada bu eşiğin aşılmadığı düşünülmektedir.
Genel tabloya bakıldığında Türkiye ile Rusya arasında açık bir savaş olmadığı, ancak örtülü ve çok alanlı bir stratejik baskı evresine girildiği görülmektedir. Libya bu rekabetin merkezinde durmaktadır. İstihbarat dilinde bu durum “ateş yok ama barut kokusu var” şeklinde özetlenir. Oyun bitmiş değildir, fakat kuralların sertleştiği bir döneme girildiği açıktır.
OLASI SENARYOLAR
Eğer Türkiye’ye yönelik bu çok alanlı baskı tırmanırsa, önümüzdeki 30–60–90 günlük süreç üç aşamalı bir seyir izler. İlk otuz gün, baskının kendisinden çok algısının netleştiği bir evre olur. Bu dönemde olayların sayısı artmak zorunda değildir; asıl belirginleşen şey süreklilik ve örüntüdür. Deniz, hava, siber ve dolaylı güvenlik alanlarında düşük yoğunluklu fakat kesintisiz hadiseler yaşanır. Amaç zarar vermekten ziyade Türkiye’nin hangi noktada sertleşeceğini, hangi eşikte refleks göstereceğini test etmektir. Bu aşamada karşı taraftan yüksek profilli açıklamalar gelmez; Türkiye de diplomatik sessizliğini korur. Asıl hareketlilik devletin güvenlik ve istihbarat bürokrasisi içinde yaşanır. Bu, psikolojik ve stratejik baskının ölçüldüğü bir test safhasıdır.
Altmış gün civarında, eğer Türkiye bu baskı karşısında geri adım atmazsa, süreç coğrafi olarak derinleşir ve Libya merkezli hale gelir. Bu aşamada Libya’daki milis dengeleri daha görünür biçimde oynamaya başlar. Petrol güvenliği söylemi öne çıkar, terminaller ve sahalar etrafındaki hassasiyet artar. Trablus’taki siyasi ve askeri aktörler üzerinde “gerçekten korunabiliyor muyuz?” sorusu dolaşmaya başlar. Bu evre kritik bir dönemeçtir; çünkü Türkiye’nin Libya’daki varlığı ya daha sağlam biçimde konsolide edilir ya da aynı varlık daha maliyetli ve riskli hale getirilir. Türkiye bu noktada da açık askeri karşılık vermez, ancak oyunun kurallarını değiştirecek hazırlıkları büyük ölçüde tamamlar.
Doksan gün sonunda ise bir karar eşiğine gelinir. Ya taraflar sınırları görmüş olur ve baskı donmuş bir gri alan rekabetine dönüşür, ya Libya’da petrol veya güvenlik başlığında kontrollü bir tırmanma yaşanır, ya da düşük ihtimalle doğrudan Türk unsurlarının hedef alındığı, diplomatik sessizliğin bozulduğu tehlikeli bir senaryo ortaya çıkar. Bu üçüncü seçenek, hem Türkiye’nin hem de Rusya’nın kaçınmak istediği bir durumdur; çünkü kontrol dışı bir süreci tetikleme riski taşır.
Bu süreçte Türkiye’nin Libya’da atabileceği kritik hamleler açık askeri adımlar şeklinde değil, perde arkasında ve sessiz olur. İlk hamle, görünmez konsolidasyondur. Türkiye asker sayısını artırmak yerine etki alanını derinleştirir. Trablus çevresindeki karar alma süreçlerine daha erken ve daha derin nüfuz edilir, milis–siyasi aktör ilişkileri daha yakından izlenir ve kilit kişiler üzerinden denge kurulur. Dışarıdan bakıldığında bir durgunluk varmış gibi algılanabilir; oysa içeride kontrol artar.
İkinci hamle, Libya dosyasını parçalara ayırarak yönetmektir. Askerî boyut, enerji ve petrol boyutu ile diplomatik meşruiyet boyutu birbirinden ayrılır. Böylece bir alanda baskı artarken diğer alanlarda denge korunur. Bu yaklaşım, karşı tarafın tek bir noktadan Türkiye’yi sıkıştırma kapasitesini azaltır. Türk devlet geleneğinde sıkça görülen “dosyayı böl, baskıyı dağıt” refleksi burada devreye girer.
Üçüncü hamle ise dolaylı karşı mesajdır. Türkiye doğrudan rest çekmek yerine, karşı tarafın hassas olduğu başka dosyalarda küçük ama hissedilir ayarlamalar yapar. Bu hamleler açıkça ilan edilmez; fakat karşı taraf “neden şimdi böyle oldu?” sorusunu sormaya başlar. Bu, sessiz dengeleme yöntemidir ve Türkiye’nin sık kullandığı bir stratejik araçtır.
Bu sürecin Türkiye’nin iç güvenliğine yansımaları ise doğrudan saldırılar şeklinde değil, daha dolaylı alanlarda hissedilir. En belirgin etki siber ve bilgi alanında ortaya çıkar. Dezenformasyon, ekonomik kırılganlık söylemleri ve güvenlik algısını zedelemeye dönük içerikler artabilir. Amaç somut bir zarar vermekten ziyade toplumda “kontrol kaybı” hissi yaratmaktır. Bunun yanında ulaşım, enerji ve lojistik gibi kritik altyapılarda küçük aksaklıklar büyük algı etkileri yaratabilecek hassasiyetler taşır. Bu nedenle iç güvenlik refleksi olayların kendisinden çok algının yönetilmesine odaklanır.
Devletin güvenlik bürokrasisi açısından bakıldığında ise bu dönem yüksek bir tempo anlamına gelir. Daha fazla teyakkuz, daha fazla önleyici tedbir ve daha yoğun örtülü çalışma söz konusudur. Bu yük kamuoyunda görünmez, ancak devlet mekanizması içinde ciddi bir dikkat ve enerji gerektirir.
Genel olarak bakıldığında, Türkiye’ye yönelik bu baskı bir savaş hazırlığı değil, stratejik bir sınamadır. Libya bu sınamanın merkezinde yer alır. Türkiye’nin cevabı yüksek sesli, sert ve ani değildir; derin, sabırlı ve çok katmanlıdır. İstihbarat dilinde bu durum şöyle özetlenir: Henüz yumruk atılmamıştır, fakat herkes eldivenini takmış durumdadır.
Türkiye ile Rusya bir
soğuk savaşın ortasında
Türkiye ile Rusya arasındaki ilişki, klasik anlamda ne ittifak ne de düşmanlık kategorisine sığmaktadır. Bu ilişki, son yıllarda giderek derinleşen biçimde “eşzamanlı iş birliği ve rekabet” zemininde yürümekte, belirli dosyalarda taktik uyum sağlanırken başka dosyalarda sert çıkar çatışmaları yaşanmaktadır. Libya bu çatışmaların en hassas, en az görünür ama en stratejik alanıdır. Son haftalarda art arda gelen ve farklı alanlara yayılan olaylar—deniz ticareti, insansız hava araçları, sivil havacılık ve teknik kazalar—tek tek ele alındığında açıklanabilir görünse de birlikte okunduğunda bir örüntüye işaret etmektedir. İstihbarat dünyasında belirleyici olan da tam olarak budur: olaylar değil, örüntüler.
Bu örüntü, açık bir savaşın değil; çok alanlı, düşük yoğunluklu, inkâr edilebilir baskının varlığına işaret etmektedir. Böyle bir baskı, karşı tarafı doğrudan cezalandırmak için değil, onun karar alma süreçlerini yavaşlatmak, risk algısını yükseltmek ve stratejik hamlelerini pahalı hale getirmek için kullanılır. Son dönemde yaşananların zamanlaması ve çeşitliliği, bu çerçevede “çok alanlı baskı” tanımıyla örtüşmektedir. Bu, devletler arası ilan edilmemiş bir soğuk savaşın erken evresine özgü bir tablodur.
Libya, bu rekabetin merkezinde yer almaktadır çünkü Türkiye açısından Libya, Doğu Akdeniz’deki deniz yetki alanlarının, enerji jeopolitiğinin ve askeri caydırıcılığın kilit ayağıdır. Rusya açısından ise Libya, Akdeniz’e güneyden açılan kapı, Avrupa enerji güvenliği üzerinde kaldıraç ve Orta Doğu–Afrika hattında nüfuz alanıdır. Bu nedenle iki aktör de Libya’da kaybetmeyi kabul edemeyecekleri eşiklere sahiptir. Türkiye’nin kırmızı çizgileri Trablus’un petrol gelirleri üzerindeki fiili kontrolünü yitirmesi, Trablus çevresinde Rusya bağlantılı görünür güvenlik varlığının oluşması ve Türk personelinin hedef alınmasıdır. Rusya açısından ise Libya’da tek merkezli, Türkiye destekli bir askeri yapının kalıcı hale gelmesi, kendi nüfuz alanını daraltan bir gelişme olarak görülmektedir.
Bu bağlamda, Libya’da merkezi askeri yapı fikrinin zayıflaması, Trablus’taki komuta ve kontrol mekanizmalarının kırılganlaşması ve petrol güvenliğine dair belirsizliklerin artması, Rusya’nın çıkarlarıyla çelişmeyen sonuçlar üretmiştir. Bu durum, “fail belirsiz, fayda net” ilkesinin tipik bir örneğidir. İstihbarat analizi açısından burada dikkat edilmesi gereken nokta, doğrudan suçlama değil; kimin hangi sonuçtan stratejik avantaj sağladığıdır. Avantajın varlığı, failin kesinliğini kanıtlamaz; ancak şüpheyi canlı tutar.
Teknik açıdan bakıldığında, modern istihbarat rekabetinde yüksek profilli, iz bırakan sabotajlar tercih edilmez. Bunun yerine kaza görünümü altında kalan, üçüncü taraflar ve bakım–lojistik zincirleri üzerinden ilerleyen, aviyonik veya elektrik sistemleri gibi karmaşık alanlarda gerçekleşen müdahaleler daha “temiz” yöntemler olarak kabul edilir. Bu tür yöntemler, kanıt üretmeyi zorlaştırır ve siyasi tırmanmayı sınırlı tutar. Ancak burada altı çizilmesi gereken husus, bu senaryoların birer teknik olasılık olduğudur; mevcut açık veriler, kesin bir atıf yapmaya yetmemektedir.
Türkiye’nin bu tabloya verdiği tepki, açık restleşme şeklinde olmamıştır. Aksine Ankara, bu tür baskı evrelerinde tercih ettiği biçimde, kamuoyuna dönük sakin bir dil kullanmış; sahada ise istihbarat yoğunluğunu artırmış, yerel denge unsurlarını yeniden tartmış ve Libya’daki yaklaşımını uyarlamıştır. Merkezi ordu inşası hedefi, tamamen terk edilmeksizin, yerel dengeyi önceleyen daha esnek bir modele evrilmiştir. Bu, geri çekilme değil; oyunu uzun vadeye yayma stratejisidir.
Bu süreçte ABD’nin görece sessizliği de dikkat çekicidir. Ancak bu sessizlik, kayıtsızlık anlamına gelmemektedir. ABD açısından Libya, birincil öncelik değildir; asıl öncelik, Türkiye ile Rusya arasındaki dengenin bozulmamasıdır. Petrol akışı kesilmediği, Rusya Trablus’a fiilen yaklaşmadığı ve Türkiye–Rusya hattı doğrudan çatışma eşiğine gelmediği sürece Washington’un görünür müdahalede bulunması beklenmez. ABD’nin rolü, bu aşamada “denge yöneticisi” olmaktır.
Bütün bu unsurlar birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye ile Rusya’nın şu an açık bir çatışma içinde olmadığı; ancak örtülü, çok katmanlı ve kontrollü bir rekabet evresinde bulunduğu söylenebilir. Bu evre, gürültüsüzdür ama risklidir. Çünkü yanlış okunan bir mesaj, yanlış zamanda atılan bir adım ya da kontrolsüz bir yerel aktör, bu tür gri alan rekabetlerini hızla tırmandırabilir. Şu an için eşikler aşılmış değildir; ancak eşiklerin nerede olduğu her iki tarafça da net biçimde bilinmektedir. Bu bağlamda analizi daha okunabilir ve anlaşılabilir olması için yapay zekadan destek alarak bir tahlil yapsak da; şahsen yapay zekaya katılmadığımızı ve iki ülke arasında Ukrayna, Karadeniz-Montrö, Kafkasya(Azerbaycan-Ermenistan),Libya ve Balkanlarda sert bir rekabet ve silahsız çatışma ortamının olduğundan ve iki ülkenin bir soğuk savaş yaşadığından bahsetmemiz gerekiyor.
Sonuç olarak mevcut tablo, bir savaş ilanı değil; bir güç yoklamasıdır. Yani iki ülke ilişkilerinde soğuk rüzgarlar esiyor. Hatta şimşekler çakıyor. Mesajlar yüksek sesle değil, sonuçlar üzerinden verilmektedir. Bu da, Türkiye–Rusya rekabetinin önümüzdeki dönemde daha görünür; daha karmaşık ve daha dikkat gerektiren bir faza girdiğini göstermektedir.