On yıl sonra İstanbul
Bir şehrin nabzı olur mu? Olur. Kalabalıkla hızlanan, yalnızlıkla yavaşlayan bir nabız bu. Bugün İstanbul’un nabzı dakikada yüz atıyorsa, on yıl sonra kaç atacak? Daha doğrusu: Bu kalp bu yükü kaldırabilecek mi?
Resmi projeksiyonlar ve demografik eğilimler bize şunu fısıldıyor: 10 yıl sonra İstanbul’un nüfusu 18–19 milyon bandına dayanabilir. Yani bugün zaten dolu olan bir bardağa, üstüne bir sürahi daha boşaltmak gibi. Peki bardak çatlamadan durabilir mi?
Ulaşım: Hareket eden bir tıkanıklık
İstanbul trafiği artık bir sorun değil bir yaşam biçimi. Metrobüslerdeki “insan sardalyası” düzeni, metrolarda kronik gecikmeler ve özel araç sayısındaki durmak bilmeyen artış… Bunlar bugünün fotoğrafı. Yarın ise bu fotoğrafın daha yüksek çözünürlüklü daha gürültülü bir versiyonu bizi bekliyor.
Sorun, yalnızca yeni yollar açmakla çözülecek cinsten değil. Yol açtıkça yol doluyor. Şehrin hareketi hızlanmıyor; sadece tıkanıklık daha geniş alanlara yayılıyor. Ulaşım politikası otomobil merkezli düşünmekten çıkıp “insan merkezli” hale gelmediği sürece, 10 yıl sonra İstanbul hareket eden bir park yerine dönüşebilir.
Konut: Betonun altında kalan hayatlar
Yeni siteler, yükselen rezidanslar, “deniz manzaralı” reklamlar… Konut üretimi var ama konut erişimi yok. Nüfus artışı, barınma ihtiyacını büyütürken kiralar ve satış fiyatları zaten ortalama gelirin çok üzerinde seyrediyor. Bu gidişle İstanbul’da ev sahibi olmak, bir hak olmaktan çıkıp bir ayrıcalığa dönüşecek.
Daha kötüsü: Şehir dikeyde büyürken, yatayda nefes alamıyor. Yeşil alanlar küçülüyor, mahalle kültürü inceliyor, komşuluk diye bir kavram kalmıyor. On yıl sonra İstanbul’da ev sayısı artabilir ama “yuva” sayısı azalabilir.
Altyapı: Görünmeyen ama en kırılgan hat
Altyapı, şehirlerin görünmeyen sinir sistemi gibidir. Su, kanalizasyon, elektrik, internet… Bugün bile yağmur yağdığında bazı sokakların göle dönmesi tesadüf değil. Nüfus arttıkça bu görünmeyen hatlar daha fazla yük taşıyacak. Yük arttıkça en zayıf yerden kopacak.
İklim kriziyle birlikte aşırı yağışlar ve sıcak dalgaları daha sık yaşanırken, İstanbul’un altyapısı iki cepheden sıkışıyor: Hem insan yükü artıyor hem doğanın baskısı. Bu ikili kıskaca hazırlıklı olmayan bir şehir modern görünen ama kırılgan bir vitrine dönüşür.
Ekonomi: Şehrin motoru mu freni Mi?
İstanbul hâlâ Türkiye ekonomisinin kalbi. İş, yatırım, kültür ve ticaret burada dönüyor. Nüfus artışı ilk bakışta ekonomik canlılık gibi görünür. Daha çok insan, daha çok tüketim demek. Ama işin karanlık tarafı da var: Daha çok rekabet daha düşük ücret baskısı, daha derin gelir uçurumu.
Eğer ekonomik büyüme, nüfus artışının hızına yetişemezse İstanbul, fırsatlar şehri olmaktan çıkıp “ucuz emek deposu”na dönüşebilir. Bu da şehrin sosyal dokusunda sessiz ama derin çatlaklar açar.
Son Söz: İstanbul taşıyabilir mi?
Asıl soru “İstanbul 10 yıl sonra kaç milyon olacak?” değil. Asıl soru şu: “Bu milyonlar nasıl yaşayacak?”
İstanbul, bugüne kadar her dalgayı bir şekilde taşımayı başardı. Ama bu, gelecekte de aynı mucizenin otomatik olarak gerçekleşeceği anlamına gelmiyor. Şehir artık sadece büyüyerek ayakta kalamaz; akıllanarak büyümek zorunda. Aksi halde on yıl sonra İstanbul, kalbi hâlâ atan ama nefesi daralan bir dev olacak. Gürültülü, kalabalık, pahalılık… Ve en acısı: Yorgun.
Belki de bugün yapmamız gereken, şehre şunu sormak:
“Biz sana sığabiliyor muyuz yoksa seni mi taşırıyoruz?”